SEVGİLİLER ALASKA’YA

February 3rd, 2010

 

Türkiye’nin en eğlenceli alışveriş merkezi İstanbul Cevahir, katılımcılarını heyecana doyuracak muhteşem bir hediye veriyor. Hem de tam 10 çifte…

Dünyanın en lüks Cruise şirketlerinden biri olan Princess Cruise ile doyasıya Alaska’yı yaşamaya ne dersiniz?

8 Şubat 2010/ 31 Mart 2010 tarihleri arasında alışveriş merkezinde gün içinde 100TL’lik alışveriş yaparak bunu kampanya noktalarına getiren İstanbul Cevahir AVM ziyaretçileri; vahşi deniz hayatının çıplak gözle gözlemlenebildiği tek bölgeye Alaska’ya  yolculuk şansına sahip olacak.

Kazanan 10 çift, 24 Haziran 2010 tarihinde British Airways ile Kanada’nın Vancouver Kentine uçacak, ve oradan dünyanın en lüks yüzer şehirlerinden kabul edilen Golden Princess gemisiyle Pasifik Okyanusuna açılacak. 

Bu gemi onları Alaska’nın en renkli limanlarına taşırken, 10 talihli çift gemi içindeki olanaklardan faydalanacak,  ister buzulların arasında 38C derecede ısıtılmış jakuzilerde mavi buzulları gözlemleyecek, ister sabaha kadar casino’dan çıkmayacak.

Geminin yanaştığı limanlarda ister somon balığı avına gidecek, ister en doğal ortamlarındaki dev geyiklerle tanışacak. Boyları 3 metreyi bulan Kodiak Ayılarını fotoğraflayacak. Jack London’un, Vahşetin Çağrısı’na da konu olan kızak köpekleriyle kısa bir yolculuğa çıkacak, kambur balinaları göç yollarında gözlemleyebilecektir.

Bu son derece değerli seyahat, ,Türkiye’de ilk kez İstanbul Cevahir AVM ziyaretçileri arasından seçilecek 10 talihli çifte hediye edilecek. Talihlilerin kazandıklarını öğrendikten sonra yapmaları gereken  sorumluluk, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada Vizelerini almak olacaktır.

Onun dışında talihlilerin kişisel harcamaları dışında, havaalanı ve ulaşım vergileri de dahil olmak üzere tüm seyahati Golden Bay Tourism sponsorluğunda  İstanbul Cevahir AVM karşılayacaktır.

Bu seyahatle ilgili anılarımı:

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=35745 adresinde detaylı bir şekilde bulabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

UGG, KİŞİLİĞİN SONU MU?

January 15th, 2010

Çok iddialı ve agresif bir soru sorduğumun farkındayım. İnsanlık moda tarihi eminim buna benzer pek çok akıma ev sahipliği yapmıştır ve yapacaktır da. Ancak ilk kez bir akım beni inanılmaz düzeyde rahatsız etti. Tamam tamam kabul ediyorum, moda akımları kimi zaman çirkin diye tanımladığımız giysileri bile popülerleştirebiliyor. Öyle ki moda olmasa pek çoğumuzun gardırobunda yer ayırmayı düşünmeyeceği birçok parça ikona dönüşüyor. Lütfen kendi kendinize bir sorun! Şu “ucubik” botları bundan iki sene önce sizin önünüze koysalar. “Ay sen benle dalga geçiyorsun galiba? Bu daha bitmemiş, bitir de getir!” denirdi. Oysa şimdi, hergün binlerce hatun, bayıla bayıla giymek için “duyduğumda dudağımı uçuklatan” fiyatları bu botlara vermek için kuyruk oluşturabiliyor. Hatta bu iştah kabartan pazar çirkinlik abidesi botların taklitlerini de pazara sürmüş durumda.

Ekşi Sözlük’te UGG botları için ‘Kadın denen zarif, asil canlının kendini daha çirkin göstermek için giydiği moda rezaleti’ deniliyor. Bu görüşe kesinlikle katılıyorum ama  katılmayanlar da var tabii. İşin ilginç tarafı ise  UGG’nin yaratıcıları da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, botların adının İngilizce’de çirkin anlamına gelen UGLY’den geldiğini söylüyorlar.

Kullananlara göre UGG’i bu kadar popüler yapan görüntüsü değil rahatlığı…

Her türlü kıyafetin altına giyinen bu botlar düz tabanı, yuvarlak burnunun yanı sıra ayakları yazın serin, kışın sıcak tuttuğu için popüler. Yalana bakın! İçi miflonlu bir bot yazın nasıl serin tutabilir bir ayağı? Maksat popülarite efsanesinin ekmeğine bir kat daha yağ sürmek değil mi bu?. Satın alanlar nasıl olsa yaza kadar sıkılır bunu giymeye, o zamana kadar da elbet bir başka saçmalık icat ederiz!.

Tarihi 1930’lara kadar uzanan UGG botları Avustralyalı balıkçıların ayaklarını ısıtmak için yapılmış…

Botların manyaklık seviyesinde satışı ise, Amerikalı ünlü televizyon programcısı Oprah Winfrey’in UGG’leri promote ederek ‘verilebilecek ve alınabilecek en iyi hediye’ diye parlatmasıyla başlıyor. O programdan sonra Amerika’da bu “ kind of idiot” botları  o kadar popüler oldu ki Cameron Diaz, Kate Moss, Paris Hilton, Jennifer Aniston, Sienna Miller ve Sarah Jessica Parker gibi ünlü isimlerde bu botlardan nasibini aldı. Sonra satışlar, bir nükleer füzyon yakıtı gibi zincirleme reaksiyonla patladı.

Bu botu bayıla bayıla giyen veya almayı düşünen sizlere sesleniyorum! Ne olur kendi kendinize bir sorun. Tamamlanmamış gibi duran ve hiçbir estetik görünümü olmayan bu botları giymeyi gerçekten istiyor musunuz? Yoksa herkesin ayağında gördüğünüz için mi giyiyorsunuz?.Subnominal mesajlar mı alıyorsunuz? “O ses size bunu mutlaka almalısın, o çok güzel, yumuşacık ve sıcacık. Bak senin dışında herkes giyiyor, hadi durma sen de al!” mesajları mı veriyor? Kişiliğinizin silindiğini, “karar verme” mekanizmasında ağırlığınızın kalmadığını hissediyor musunuz? O zaman korkmayın koyun sürüsünün bir parçasısınız, endişelenecek bir şey yok. Zaten o koyunun bir parçasını da ayağınıza giyiyorsunuz!:)

  • Share/Bookmark

BİHTER’İN KOLYESİ

January 12th, 2010

İçinde Bihter geçen ikinci başlığım bu benim…

Pazarlama konusunda ABD’nin en az 20 sene gerisinden geliyoruz. Televizyon ya da sinema ikonlarının birer ticari makinaya dönüşebileceğini yeni yeni keşfediyoruz.

Behlül’ün, Bihter’e hediye ettiği kolye her yerde aranıyor. İnsanlar sanki çıldırmış gibi bu kolyeyi soruyorlar. Normal şartlar altında kimsenin dikkatini çekmeyen bir obje, sırf dizinin renkli olduğu kadar karanlık karakteri Bihter tarafından beğenildi diye yeni bir ticaret sahası doğuruyor.

Türk dizilerinin 22 Arap Ülkesinde gösterilmeye başlamasıyla birlikte ise yine yeni keşfetmeye başladığımız bir başka olguyla da karşılaşıyoruz. 

“Cinematographia e l’arma piu forte”, “Sinematografi çok güçlü bir silahtır”

Benito Musolini’nin bu unutulmaz cümlesinin yasıttığı bir gerçek hayatımızı etkiliyor.

Türkiye hayat görüşünü, yaşam tarzını, siyasi duruşunu çektiği ve ihraç ettiği dizileriyle dünyaya duyuruyor. Hayranlık uyandırıyor ya da korkutuyor. Türkiye kesinlikle “bilinçsiz” olmadığını düşündüğüm bir sistemle özellikle Orta Doğu’ya harika mesajlar veriyor.

Son bir senede Türkiye’ye gelen Arap turist sayısı yüzde 50 artırmış.

Bu artışta Filistin-İsrail çatışmasında Türkiye’nin Filistin’den yana aldığı tavrın etkili olduğunu çok rahatlıkla görülüyor. İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni ziyaret eden her turist bunu açıkca dile getiriyor zaten.

Gümüş Dizisi geçen sene 85 milyon’dan fazla Arap tarafından izlenmiş.

‘Asi’, ‘Ihlamurlar Altında’, ‘Kurtlar Vadisi’ en popüler diziler. Yakında yayına başlayacak Aşk-ı Memnu’nun da bir bomba etkisi yaratacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Araplar atalarının yaşadığı topraklara şimdi, hayalini kurdukları özgürlüğü koklamak için geliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra hızla modernleşen Türkiye, bugün Arap Yarımadası’na ‘açık bir toplum’ umudu veriyor.

Arap’lar Türk Dizilerinde, onların henüz yapamadığı şekilde duygularını ifade eden, hayat hakkında Arapların konuşamadığı gibi konuşabilen, aynı fiziksel özelliklere, tarihe, geleneklere sahip insanları görüyorlar.

Türkiye’nin güzelliği, Türklerin kendine saygısı, iyimserliği, Arapları daha iyi bir hayatı görmeye zorluyor. Daha derin bir boyutta ise, Türkiye’den modernizm ve tolerans mesajı yayılıyor. Bu kolektif Arap bilincini etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek gibi görülüyor…

Milliyet Cadde ekinin editörlerinden Ceren Şehirlioğlu’nun haberine göre Arap Turistler , Gümüş’ün çekildiği yalıdan sonra  ikinci adresleri olarak İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni görüyorlar.

Bu noktada da bir başka “”müthiş pazarlama başarısını görmek mümkün.

Alışveriş Merkezi’nin isabetli öngörüleriyle ve stratejik hamleleri ile AVM’i ziyaret eden turist sayısını arttırdığı rahatlıkla söyleyebiliriz. Arapça yazımında herhangi bir yanlışlık olmasın diye Mısır’da hazırlanan ve en çok konakladıkları mekanlara dağıtılan alışveriş kitapçıkları sadece İstanbul Cevahir AVM’i işaret etti en keyifli ve en renkli alışveriş için…

Turistlerin sadece havaalanlarında karşılaşabileceği ve o ülkede yaptığı alışveriş sırasında fiyata dahil olan vergi oranlarının geri ödendiği Taxfree ofislerinin bu alışveriş merkezinde bulunuyor olması da ayrı stratejik bir hamleydi.

Arap Turistler Tuba Büyüküstün ya da Songül Öden’in tarzını kopyalamak için akın akın şık mağazaları doldurdular. Önümüzdeki yıllarda Bihter’in kolyesini aramaya gelen çok Arap turist olacak bundan emin olabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

KORKMA YEĞEN, KORKMA!

December 15th, 2009

REMBRANT5

Son dönemde reklamlardan çok rahatsızım.

Neden bu kadar çirkinleştiler? Neden bu kadar agresif ve rahatsız ediciler?

Agresif reklam fikriyle bizleri ilk buluşturan REGAL olmuştu. Hani bir sorgu polisi gibi sorular soran ajan kılıklı kahramanımız, yanlış cevap veren müşteriye öyle bir tokat akşediyordu ki, görmeseniz bile sesi sizi rahatsız ediyordu. Ama hoşunuza da gidiyordu. Aslında yapmak istediğiniz ama yapamadığınız şeyleri de simgeliyordu o tokat. Sonra yasaklandı. Üzüldüm.

Şimdi üzülmeye devam ediyorum çünkü o tokattan çok daha ağırı her gün suratımıza iniyor ama farkında değiliz. Aksine örneğini oluşturan ilk reklamdaki gibi suçlu da değiliz. Sadece insan olduğumuz için rahatsızız.

Hayal için biriktirmek deniyor reklamlarda. “Hayaliniz için bir şeyler yapıyor musunuz?” diye soruyor dış ses her gün…

Aklı başında mantıklı insanlar böyle davranır, hayalleri için bir yerlere birtakım paralar koyarlar harcamazlar diyorlar…

rembrant

Böylece “söz konusu insanlar”  günün birinde, aynı reklamda da görülen bir otelin,  sıkıntılı lobisinde, aynı kendileri gibi düşünen sıkıcı insanlarla  seyahat etsinler diye yapıyorlar bunu.

Hiçbiri kendi dilinde konuşmayan otel hizmetlileri onlara karşılığını peşinen aldıkları gülümsemeleri versinler diye.

Peki ya onlardan olamayacaksan… Ya zaten yapayalnızsan, tek başına hiç kimsesiz, ailesiz, ıssız?

Neredeyse yalnızlıktan ağlamak üzere olan? O zaman neyin hayalini kuracaksın o yaşlar için? İhtiyarlığı nasıl olur gençliği kimselere benzemeyen insanların? Ya kenara üç beş koyamıyorsam ne olacak benim sonum? Aynı reklamda gördüğüm gibi mi olacak? Hayatım o kadının elindeki bir balon gibi patlayıp gidecek mi? Hayat böyle mi? Yahu hayat, gerçekten bu kadar basit denklemlerle açıklanabilir mi?

Yaşadıklarımız, her birimiz için binlerce bilinmeyenli çok değişkenli denklemler değil mi? 

Bir korku imparatorluğunda yaşayan bireylere dönüşmedik mi? Domuz giribinden korkuyoruz, Kredi kartının borcunu ödeyememekten, işsiz kalmaktan, başarılı olamamaktan,  yaşlanmaktan, geç kalmaktan, erken varmaktan, gülmekten, ağlamaktan, karanlıktan, aydınlıktan, gök gürültüsünden, gülümseyen insanlardan. Aklınıza gelen veya gelmeyen pek çok şeyden korkuyoruz. Şimdi bir de emekli olup o seyahatlere gidememekten korkuyoruz.
‘Yerçekimsiz’ yüzüyoruz zamanda, tek başına.

Hayal ediyoruz. Ötesi için bir takım geziler, boş zamanlar kuruyoruz kafamızda. Şuraya gideceğimizi, bir gün mutlaka o ülkeyi göreceğimizi, şöyle bir hayat kompozisyonu içinde bulunacağımızı. Ama hiçbirimiz hayal etmiyoruz o kompozisyon içinde ne hissedeceğimizi. İhtiyarlamış kalbini planlamıyor insan, tuhaf bir biçimde o kalbin bir gün daha uysal, daha uyumlu olacağını zannederek mi acaba? Zaman insanı ne güzel törpülüyor. Nerelerden nerelere ulaşıyoruz. Aldığımız her nefeste bir mesaj var aslında.

Şimdi Ramiz var hayatımızda bir de yeğen…

Hızla geçip gidiyor günler…

Neler olacak ben bilemem, sen bilemezsin o bilemez. AVIVASA mı bilir?

 Tamam mı yeğen?

  • Share/Bookmark

KIOSK mu, KÖŞK mü?

December 1st, 2009

Istanbul-GrandBazaar-JuanRomero

İstanbul konumu gereği iki dev kıtayı birbirine bağlıyor. Osmanlı İmparatoluğunun Başkenti, dünyanın en uzun ticaret yolu ipek yolunun, hem başlangıcı hem sonu olarak kabul edilir.
Kısacası Pek çok medeniyete başkentlik yapmış Osmanlı’nın bu muhteşem başkenti aslında insanlık tarihinin ilk AVM’si olarak kabul edilen Kapalı Çarşıya’da ev sahipliği yapıyor.

748px-Grand_Bazaar_SatelliteOsmanlı Mimarisinde çok önemli bir yere sahip olan Camii’ler, bedestenleri yani ticarethaneleriyle birlikte inşa edilirdi. Hayatın neredeyse tümü bu bölgelerde geçerdi. İnsanları bir araya getiren, tanıştıran, ayıran, kutlayan ve kucaklayan tüm birliktelikler bedestenlerde gerçekleşir, adeta toplumun damarlarına kan pompalayan birer kalp gibi hizmet ederlerdi.
Günümüzde, bedestenlerin yerini AVM’ler almaya başladı. Bu cümle tek başına yanlış anlamlara gelebilir. Her AVM bir yaşam merkezi ne yazık ki değildir. Ve aslında sayıları her geçen gün artan AVM’lerin tutunabilmesini sağlayan en önemli kriterlerden biri de bu AVM’lerin ne kadar yaşam merkezi olarak anıldığıyla doğru orantılıdır.

Ticaret demek rekabet demektir. Kalitede, fiyatta, hizmette ve farklılıkta yaratacağınız değişim sizin rekabet gücünüze doğrudan etki eder.
Alışveriş merkezlerinin Kapalı Çarşı’dan günümüze yaşadığı değişim, her alanda kendini gösteriyor. İyi planlanlanmamış, iyi projelendirilememiş girişimler, AVM’lerin kiralanabilir alanların sirkülasyon yaşamasına sebep oluyor.
Ne kadar az mağaza işlerinin iyi gitmemesi sonucu AVM’yi terk edip giderse, bu AVM’yi kiralayan yönetimin başarısıdır. Çünkü AVM yönetiminin bir diğer görevi ise hangi projenin başarılı olup olmayacağını sezmesidir.

kioskTüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Alışveriş kültürü değişiyor.
Artık “sıra dışı” ve “orijinal” girişimler başarılı olabiliyor. Alışveriş merkezlerindeki görkemli mağazalara alışan müşteriler, minik ve sevimli standlara, otomatlara ilgi gösteriyor…
Türkiye’nin yeni parlayan yıldızı, “corner”, “büfe”, “otomat” gibi uygulamalar olmaya başladı. Ancak elbette bunların buluşsal nitelik taşıması ve yenilik olarak sunulması şart.
Geniş kalabalıkları çeken devasa alışveriş merkezlerinde “food court” adı verilen “yiyecek içecek katları” mobil uygulamalarla zenginleştirilmeye başlandı bile.
Büyük alışveriş merkezlerinin en popüler işi soslu mısır satıcılığı ile çikulata büfeleridir. Bunlar harika yatırımlardır. Çünkü insanlar yürürken, vitrin seyrederken bir şeyleri tüketmeye alışıklar. Sadece birkaç metre karelik alanlarda faaliyet gösteren bu sempatik işyerleri, Türkiye’de alışveriş merkezlerinin vazgeçilmezleri arasına girmeyi başardı. Küçük yiyecek içecek kioskları açılırken AVM’lerin özellikle dikkat etmesi gereken konunun şu olduğunu düşünüyorum.
Satılan malzemeler mutlaka atıştırmalık şeyler olmalı ve foodcourt’da devasa kiralar vererek mekan sahibi olan dükkanların sattığı ürünlerle örtüşmemeli, doyurucu olmamalıdır.

Kiosk’un kökeni de aslında Türkçe’dir. Tahtadan yapılmış ev anlamına gelen Kiosk, birbirinden güzel Türk Evlerine verilen isimdir. Tüm dünyanın yeni gözdesi kiosk’larla yepyeni anlamıyla Türk insanı tanıştı ve sevdi. Şimdi pırıl pırıl genç yatırımcılar hangi parlak fikirle, nasıl müşteriye ulaşabilirler onun araştırması içindeler. Çok yakın zamanda Türkiye’den çıkan parlak bir fikri, Japonya’da bir AVM’nin standında satış yaparken görebileceğiz…

Kiosk-TenmakioskM_cha_big

Japonya’da hayatın her anında yer alan otomatların Türk insanının günlük hayatında nasıl bir yere sahip olacağını açıkcası kimse bilemez. Makinaları çok sevmeyen, insan ilişkilerine önem veren Türkler otomatlarla tanışmaya başladılar. En klasik yiyecek içecek satan atıştırmalık otomatlardan tutun da, tek metal paralarla çalışan masaj koltuklarına kadar pek çok makine AVM’leri doldurmaya başladı. Otomatlara karşı olan inanc ne zaman değişirse, otomat çeşitliliği de buna paralel olarak değişecektir. Şimdilik Türk girişimcisi işinin başında olmayı seviyor. Müşterisinin gözünün içine bakmayı tercih ediyor.

  • Share/Bookmark

ÖLME EŞŞEĞİM N’OLUR ÖLME!…

November 17th, 2009

 

forum 3Sabah metroda işe gelirken bu ilanla karşılaştım. Türkiye’nin en büyük AVM’sine nasıl ulaşılması gerektiğini anlatan bir ilan.

Şimdi beraber birlikte okuyalım!.

*Taksim’den Finükülerle Kabataş’a gidilir.

*Kabataş – Zeytinburnu hattına binilir.

*Yusufpaşa Durağından, Aksaray – Havaalanı hattına geçilir

* Forum İstanbul Kocatepe durağında inilir…

forum 2

Tamam da neden? Neden bu zahmete gireyim? Alışveriş için mi? Taksim, Şişli, Levent zaten alışveriş konusunda yeterince doyurucu.

İnanılmaz seçenekler zahmetsizce elinizin altında.

Tiyatro, sinema, eğlence için mi? Onu da zannetmiyorum. Yine hedef olarak seçilen bölge bu şehrin sosyalleşme konusunda da merkezini oluşturuyor.

Reklamları günlerce süren ve merak uyandırmayı başaran fakat büyük bir ihtimalle yurt dışında örneklerini görenler için büyük bir hayal kırıklığı yaratacak olan akvaryum için mi? Hiç zannetmiyorum!

Kişi başına 25TL giriş biletine ihtiyaç duyan akvaryum, orta ölçekli bir aile için 100TL demek ki; bu zaten o ailenin aylık bakliyat ihtiyacı demek.

Alışveriş merkezi kültürü çok eski olsa da yaşam merkezi kültürü son dönemlerde hayatımıza girem bir kavram.

Türk tüketicisi, modern alışveriş merkezi kavramıyla ilk kez 1988 yılında İstanbul’da, Ataköy’de açılan Galleria ile tanıştı. Aradan geçen 20 yılı aşkın zamanda ise büyük yol kat edildi. Yeni yatırımlar birbirini izledi. 2002 yılı ve sonrasında ise AVM yatırımları büyük ivme kazandı.

Bugüne kadar yapılan 30 milyar dolarlık AVM yatırımı da tabloyu açıkça ortaya koyuyor. Yapılan yatırım sonucunda 220 AVM hayata geçti. Toplam kiralanabilir alan 5 milyon metrekareye ulaştı. 250 ulusal marka bu alanlarda tüketiciyle buluştu.

Aslında her konuda olduğu gibi bu konuda da plansız, programsız hareket etmek gibi bir geleneği bozmadık. Bir sokağa, bir mahalleye nasıl iki tane hastane, iki tane karakol yapılamazsa bir bölgeye de aynı ürün gamına sahip iki tane AVM açılamaz. Ama ne yazık ki bu dozu çoktan aştık. Fakat bu konuda endişelenmek de doğru değil. Mutlaka denge kurulacak, eleme gerçekleşecek ve gerçek projeler hayatta kalacaktır.

Kişi başına düşen kiralanabilir metre kare hesaplamasında Avrupa’nın çok gerisindeyiz. Ancak kişi başına düşen gelir konusunda da çok gerisindeyiz. Kiralanabilir alan konusunda ekonomik gelişmemize paralel bir gelişim yakalayamazsak, kapanan AVM sayısı, açılanları geçecek.

Forum İstanbul 175.000metrekare kiralanabilir alanıyla Hem Avrupa’nın hem İstanbul’un en büyük AVM’si olduğunu gururla duyurdu. Akılcı bir yönetimle yolu açık olsun. İşi gerçekten çok zor, çünkü lokasyon, ürün gamı ve fiyat çeşitliliği bu işin ABC’si…

Konum itibariyle kime ve kimlere hitap edecek, kaliteli ziyaretçiyi kendisine çekebilecek mi? Yoksa pahalı bir PERPA mı olacak.

Yazımı çok katı bulabilirsiniz. Hatta orada IKEA var. Sadece oraya gelenler bile bu AVM için yeterli olacaktır diyeceksiniz. Hayır! IKEA’nın kendine özel bir müşteri topluluğu var. Eğer açılan AVM’nin boyutu bu kadar büyük olmasaydı üzerindeki sorumluluk da o derece büyük olmak zorunda kalmazdı.

 Şimdi bize düşen izlemek ve görmek…

Her şey Forum İstanbul’un üzerinden açılış Aurora’sı dağıldıktan sonra belli olacak. Doğru kiralama taktikleri uygun metrekare fiyatları ve geniş ürün gamı Forum İstanbul’un ayaklarını sapasağlam yere bastıracaktır.

  • Share/Bookmark

TUVALETİN KÜLTÜR TARİHİ. ÇOK M.KTAN BİR KONU!

November 16th, 2009

 

 cloaca1

CNN Türk’te Gezgin programını hazırladığım yıllarda pek çok kez Tarsus’a yolculuk yapma fırsatı bulmuştum. Tarsus gerçekten çok önemli bir Roma İmparatorluğu şehri. Roma döneminden kalan adı Tarsos olan bu muhteşem kent, dünyanın ilk lağım sistemine sahip yerleşim birimi olma özelliğini taşıyor. Tarsos’un 3000 yıllık kanalizasyon sistemi bugün bile kullanılıyor.

Herkesin sandığının aksine medeniyet yazının bulunuşuyla değil, kanalizasyonun bulunuşuyla başlamıştır. Çünkü bu sayede insanlık göçebelikten kurtulmuş yerleşik hayata geçmiş ve yazı gibi kültürel mirası kuşaktan kuşağa taşıyacak bir medeniyet aracına kavuşmuştur. İnsanlar göç ederken ne yazıyla ne de sanatla uğraşabilirler. O dönemdeki öncelik, sadece -hayatta kalmayı- başarabilmektir.

Bu bağlamda Romalıların ne kadar muhteşem bir uygarlık seviyesine çıktığını çok açık görebiliyoruz.

Roma Şehri’nin  tarihi boyunca çeşmelerinden akan su içilebilmiş. Bugün inanılmaz bir kozmopolitan olan Roma’da sokakta gördüğünüz her çeşmeden akan suyu gönül rahatlığı ile içebilirsiniz. Belki de bu yüzden çeşmeler denilince akla ilk gelen şehir Roma’dır. Şehre içme suyu getiremediği için kimbilir kaç belediye başkanının kafası kesilmiştir?

 Aslında benim bahsetmek istediğim çok daha ilginizi çekebilecek konu var. Roma İmparatorluğu döneminde, Romalıların yüzlerce tanrısı vardı. Bizler içlerinde en karizmatik olanlarını  biliyoruz. Bu tanrıların arasında bereket, aşk, güç, av gibi konularının yanı sıra çok ilginç konulara el atan cinsleri de mevcuttu. Örneğin lağım kanalı tanrısı vardı, dışkı ve mide gazı tanrıları gibi.

cloaccina“Cloacina”  lağım kanalı tanrıçasıydı. Kanal tıkandığı ya da taştığı zaman ona dua edilirdi. Stercutius, dışkı tanrısıydı. Çiftçiler, tarlalarını gübreledikleri zaman Stercutius’a dua ederlerdi. Crepitus, rahatlama ve bazı anlatılara göre mide gazı tanrısıydı.Tabii mitolojinin en gizli köşelerinde kaldı bu tanrılar. Çünkü biraz pistiler.

Her yönden kesişerek kenti baştan sona aşan Roma su kanalları, Tiber Irmağı’na dökülmeden önce heybetli Cloaca Maxima’ya boşalıyordu. Kanallar mahkûmlara temizletiliyordu. Ne ki, bu sistemden bütün yurttaşlar faydalanamıyordu. Yalnızca birkaç ayrıcalıklı eve kent kanallarına bağlantı yapma hakkı tanınıyordu. Roma memurları tarafından satılan ruhsatlar çok pahalıydı ve dolayısıyla ancak zengin ev sahiplerine özgü kalıyordu.

Roma su kanallarının ne denli önemli olduğu, halka ancak sınırlı ölçüde verilen kullanma hakkından da açıkça anlaşılıyor. Ünlü devlet adamı Agrippa (MÖ. 63-12) Romalıların kendi kanalizasyon sistemlerine karşı duydukları hayranlığı açıkça ifade ediyor. Forum ve Aventine mahallelerinin pis sularını boşaltan Cloaca Maxima’nın saman yüklü bir arabayı bile kaldırabilecek büyüklükte olduğu belirtilmekteydi. Kanalların varlığı sıradan halkın yaşamını çok daha dolaysız bir biçimde etkiliyordu. Yaşam ve ölüm, muazzam kanalizasyon sisteminin varlığının gölgesinde gerçekleşiyor ve Romalı kadınlar burayı istenmeyen bebeklerini bırakmak için kullanıyorlardı. Aralarından hayatta kalmayı başaranlar, kısır kadınlar tarafından kurtarılıyordu. Bu kadınlar bebeği eve götürüp kocalarına kendi çocuğu olarak takdim ediyordu.

Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

YALNIZLIKLA DANS VE KABLOLU İNSANLAR…

November 12th, 2009

 kablo1

İşe gelip giderken toplu taşıma araçlarında görüyorum her sabah ve her akşam.

İnsanlardan kablolar sarkıyor…

Sanki pilli bebeklere dönüşmüşüz! Bir yerden elektrik almadan hareket edemez, duyamaz, konuşamaz hale gelmişiz de haberimiz yok.

Sürekli bir müzik dinleme durumu…

Sanki müzik yeni keşfedilmiş de, Türkiye bunun keyfini çıkarıyor. Oysa doğanın seslerini dinlemek kimsenin aklına gelmiyor. Kimse Orhan Veli gibi gözlerini kapatıp dinlemiyor artık bu koca şehri. Duymak mı istemiyorlar, görmek mi? Ya da yaşamak mı?. Bir reddetme, durumu olduğu kesin ama neyi? Yaşamı mı? Sabahın en erken saatlerine yola koyulmayı, gece geç saatlere kadar çalışıp aynı yollardan geri dönmeyi mi? Yine de geçinememeyi mi? Bir şeyler ters gidiyor ve sanki insanlar kulaklarından sarkan o kablolardan tüm bunları unutturacak afyonu içine çekiyor. Uyuyan – hatta belki uyuyamayan-, yemek yiyen, işe giden, eve dönen ve tüm bu kısır döngüyü her gün yineleyen robotlara döndük!. Kablolarımız eksikti artık onlar da var.

yalnız

Geçtiğimiz günlerde gazetede bir haber gözüme çarptı. İnsanlara müzik dinlemeleri için “kablolu” cihazlardan sağlayan bir marka, hem de içlerinde belki de en büyük ve iddialısı bir parti düzenleyecekmiş. Açık havada gerçekleşecek partiye herkes yanlarında kulaklarından sarkan kabloları ile katılacak ve istedikleri müziği dinleyerek dans edecekler, çılgınca eğleneceklermiş!

Şimdi manzarayı gözünüzün önüne getirin lütfen!. Binlerce insan bir meydana toplanmış. Ortada ne bir ses, ne bir ritm, ne bir melodi. Elektrik vermiş gibi titreyen, kafa sallayan, kıvıran insanlar. Aralarında bir uyum bile yok herkes tek başına. Beni bu sahne çok korkuttu sizi bilemem. Her geçen gün daha büyük bir yalnızlığa itilen insan, bu kadar yükü ne kadar daha kaldırabilir bilemiyorum.

Bu muhteşem partiye katılan bir kişi yaşadığı duyguları şöyle anlatırdı arkadaşlarına herhalde:

- Bir partiye katıldım belki 5000 kişi vardı. Taktım kulağıma müziğimi deliler gibi dans ettim, o kalabalıkta o kadar yalnız hissettim ki kendimi anlatamam. Eve geldim hüngür hüngür ağlamışım. Müthiiiişti abi anlatamam…

Birlikte müzik dinlemenin, aynı duyguları aynı anda yaşamanın, şarkının sözlerini tek bir ağızdan söylemenin nesi kötüydü anlayamadım!…

  • Share/Bookmark

ABD’de Beyaz takkeli müslüman binbaşı ve yaptıkları

November 11th, 2009

major

Geçtiğimiz günlerde ABD’nin en büyük askeri üssünde meydana gelen silahlı çatışma sizin de kafanızı karıştırmadı mı?

Bu habere göre kırk yaşlarındaki Müslüman bir binbaşı, Irak’a çıkan tayinini protesto etmek amacıyla aldı eline silahını ve 40 Amerikan Deniz Piyadesini öldürdü.

Olayın gerçekleştiği günlerde neredeyse tüm televizyon kanallarında binbaşının üzerinde beyaz celebiyesi ve kafasında takkesiyle bir markette alışveriş yaparken görüntüleri yayınlandı. Sanki her Müslüman aynı şekilde giyinmesi gerekirmiş gibi… ABD ordusunda görevli Müslüman bir binbaşı da en klasik Müslüman görüntüsüyle tüm tv’lerde boy gösterdi.

Kafalarda soru işaretleri kaldı elbette. Mesleği tıp doktoru olan binbaşının 40 deniz piyadesini çatışmada nasıl öldür? Ve hangi cephaneyle? Bunların hiç biri açıklanmadı.

Binbaşının üzerinde üniformasının olduğu görüntüleri neden hiç yayınlanmadı da sadece kafasında takkeli alışveriş yaptığı görüntüleri boy boy gösterildi televizyonlarda?

Sonuçta psikolojik bir bunalım sonucu işlenen bir suçu neden Müslüman binbaşının katliamı diye servis edildi ABD basını tarafından?

Aslında tüm bu soru işaretlerinin doğurduğu sonuçlar bu sabah Hürriyet’in bir haberinde yer alıyor.

ABD’de Müslümanlara yönelik cadı avı başlıyor…

 http://www.hurriyet.com.tr/planet/12899448.asp?gid=286

  • Share/Bookmark

PLAYBOY’UN MÜTHİŞ HAMLESİ, KURTULUŞ İÇİN YETERLİ Mİ?

November 3rd, 2009

1

Playboy  magazinin sayfalarından kimler geçmedi ki, Jayne Mansfield, Ursula Andress, Kim Basinger, Farah Fawcett, Drew Barrymore, Denise Richards, Katarina Witt bu isimlerden sadece birkaçı.
Tabii bu 46 yıllık süreçte başarılı her yayının başına gelen, Playboy’un da başına geldi. Önce taklitleri çıktı. Sonra da cinselliğin dozunu sayfalarında artıran taklitlerinin taklitleri…

Yine de uzun süre Playboy, sayfalarına dünyanın en popüler, en güzel, en ünlü kadınlarını taşıyabilmesiyle ünlenen tek dergi olarak kaldı.
Yayının takipçileri, yıllar boyunca merakla hangi ünlü kadınların Playboy kapağını onurlandıracağını beklediler. Playboy-soyunan ünlü ilişkisi uzun süre dünya basınında geniş yer buldu.

Playboy’un kimlere teklif götürdüğü, teklif miktarları, kimin reddettiği, kimin kabul ettiği, hepsi gazete sayfalarına haber olarak düşen ve derginin güncel kalmasına yardım eden konular oldular.
Ünlülerin kapağı süslediği sayılar Playboy için daha fazla tiraj, daha fazla satış; koleksiyonerler için ise mutlaka alınıp saklanması gereken değerli birer dergi anlamına geliyordu.

Playboy böylece, biraz da ünlü kadınların ‘en doğal hallerini’ okuyucularıyla paylaşarak erkek dergileri arasındaki özel yerini korumayı başarmıştı.

Diğerlerinin ne yaptığı önemli değildi; kuruluşundan onlarca yıl sonra bile Playboy, hâlâ dünyanın gündemindeki kadınların soyunmayı kabul edecekleri kadar prestijli buldukları bir dergiydi ve bu da rekabette her şey demekti.

Playboy’un hazırlıksız yakalandığı bir dönem başlıyor…

1990’lar sonrasında Playboy, ‘ünlüleri soyan’ tek dergi unvanını yavaş yavaş yitirmeye başladı. Çıplaklık, şöhret ve modanın iç içe geçtiği bu dönemde, her ay birkaç ünlüyü dünyanın önde gelen moda ve yaşam tarzı dergilerinde tüm çıplaklıklarıyla görmek mümkün hale geldi. Ünlüler, modacılar için, yeni çıkan filmlerine katkı olsun diye, hatta hayvan haklarına destek vermek adına farklı farklı dergilere soyunmaya başladılar. Üstelik bu konudaki rekabet artık sadece Amerika’dan gelmiyordu. İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman dergileri de ünlü kadınları sayfalarına taşımak ve sansasyonel sayılar çıkarmak için birbirleriyle yarış eder hale geldiler. Playboy, hiç beklemediği bir şekilde artık dünya starlarının poz vermek isteyecekleri tek dergi olmaktan çıkıverdi. Üstelik bu süreçte Playboy, ‘prestij’ algısı avantajını da, daha önce tahmin edemeyeceği, farklı kulvardaki dergilere karşı kaybetmiş oldu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi aynı dönemde internet hayatımıza giriverdi. Kişisel bilgisayarların inanılmaz şekilde arttığı bir dünyada, dergi tirajlarının olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz oldu. Bu yeni dönemde Playboy, lokomotifi olan dergi dışında farklı yollardan para kazanma uğraşına girişti. Televizyon ve internete yatırım yaptı. Hatta kendi giyim koleksiyonunu yarattı.
2000’li yıllarda ise Playboy dergi olarak dünyadaki eski güncelliğini ve popülaritesini ciddi şekilde yitirmeye başladı. Artık gündemde, derginin kendisinden çok, 83 yaşındaki kurucusu Hugh Hefner’ın aynı evi (Aslında malikâneyi demek daha doğru olacak sanırım) paylaştığı üç kız arkadaşıyla ilişkisini konu alan TV programı vardı. Her gün Digiturk’ün “E” kanalında izleyicileri ile buluşan bu program ilk yola çıkılan yoldan çok uzaklaştı. Dergi yeni milenyumda tam anlamıyla statü kaybına uğradı ve ikinci planda kaldı. Ne eskisi gibi gezegende en arzu duyulan kadınlara yer verebiliyorlardı, ne de 90’larda başardıkları gibi kendi güzelleri arasından Pamela Anderson ve Anna Nicole Smith gibi global şöhret yakalayan seksi yıldızlar çıkarabiliyorlardı.
Yine bu dönemde, Playboy dergisinin bir estetik cerrahi kataloğuna dönüştüğü eleştirileri de yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Derginin fena halde, tekrar sansasyon yaratacak, dünya basınına haber olacak, gazetelere şu an okumakta olduğunuz makale gibi yazılar yazdıracak bir şeyler yapmasına ihtiyacı vardı ve bence müthiş bir fikirle bunu başardılar.

Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark