Ufuk İŞMAN

Hayata ait dipsoslar…

Her sabah metroyu kullanıyorum işe gelip giderken. Şimdi trenin vagonlarıda değişti daha büyük daha aydınlık ama bir o kadarda rahatsız hale geldi. Sert plastikten yapılan oturma bankları hem hiç ergonomik değil hem de kayganlığı sebebiyle acaip rahatsız. Kısacası oturma yerleri TSE belgeli Türk popo boyutlarına uygun değil. İşin içine henüz trenin karakteristik özelliklerine uyum sağlamayı başaramayıp, frene yerli yersiz dokunan vatmanlarda dahil olunca; zaman zaman kayarak kucakta oturma pozisyonları da yakalanmıyor değil.

Bindiniz trene, sarsıntısız bir şekilde çıktınız yola. Göz kapaklarınız ağırlaştı. Sabah mahmurluğu ile tatlı tatlı rüya bile görmeye başladınız. O sırada bir anons geliyor, yumuşak ve bir o kadarda buğulu bir sesle gelecek istasyon Osmanbey diyor hanımefendi. Hemen peşinden ekliyor sanki dövecekmiş gibi “NEXT STATION OSMANBEY”. İşte o an ayılıyorsunuz. Sanki anladığınız belirtmek için içinizde bir istek beliriyor. Ayağa kalkıp “Evet öörtmenim gelecek istasyon Osman Bey “anladım arz ederim, saygılarımla demek istiyorsunuz. Türkçesini anladım da İngilizcesi ne demek oluyor Allah aşkına. Dünyanın neresinde böyle bir uygulama var?

Fransa’da bir metro istasyonunun İngilizce anons yayınlasalar,  ayaklanma çıkar. Uluslar arası havaalanlarında dahi yapılan anonsun İngilizce olduğunu anlamak bile özel kabiliyet gerektiriyor.

Japonya’da bırakın anonsu ne istasyon isimleri ne çıkış tabelaları bile bir farklı dilde hazırlanmıyor. Yardım ediyorlar, yardımcı oluyorlar başka.

Bu sayede o dili öğrenmeye zorunlu hissediyorsun kendini. Beş senedir Türkiye’de yaşayıp da “Merhaba”, “Nasılsın?”, “ ben İyiyim” diyemeyen İngiliz tanıyorum ben. Bu ne cüret bu ne saygısızlık, ne snob duruştur. Adam bakkala bile gitse yarım yamalak  İngilizce konuşan birini mutlaka buluyor nasıl olsa.

Kendisini dünyanın nimeti kabul ettiği için de diğer dilleri ve kültürleri aşağılayan bir yapıya bürünüyorlar. Sanki herkes onun dilini konuşmak zorundaymış gibi. Siz hiç Vladimir Putin’i İngilizce konuşurken gördünüz mü? Göremezsiniz de, bu onun o dili bilmediği anlamına gelmiyor. Yapılan İngilizce bir espriyi anında anlayıp kahkahayı atıyor ama cevabını Rusça veriyor, artık onlar düşünsünler.

Ben Süleyman Demirel’in Isparta lehçesiyle konuştuğu İngilizce basın toplantısını hiç unutamıyorum mesala.

 Keşke Youtube  o zaman da da olsaydı da. Dünyanın en çok hit alan demeçlerinden birini defalarca izleme şansına sahip olabilseydik. TRT’nin arşivlerinde kimbilir neler var neler. Neyse konuyu dağıtmadan bağlayayım. Beni yerli yersiz yapılan, İngilizce anonslar, işaretler, tabelalar çok rahatsız ediyor. Benim gibi düşünen kaç kişiyiz bilemiyorum ama bunu bir medeniyet ölçüsü olarak algılayan geri zekalılarla mücadele etmeliyiz diye düşünüyorum. Lütfen taviz vermeyin, bilin öğrenin gerektiğinde yardımcı da olun ama bu ülkenin dilinin Türkçe olduğunu her fırsatta yabancılara hissettirin. Ben 20 kişilik toplantıda sadece bir tane Amerikalı var diye o toplantıyı İngilizce yaptığımız hatırlıyorum. İnanın gülme tuttu çünkü, herkesin İngilizce seviyesi eşit değil tabi Mr. Brown, Mrs Brown İngilizcesiyle ilerleyen bir toplantının onuncu dakikasından itibaren kopma noktasına gelebiliyorsunuz.

Tamam anlayan anladı benim ne demek istediğimi

 Sevgiler…

  • Share/Bookmark

Çok iddialı ve agresif bir soru sorduğumun farkındayım. İnsanlık moda tarihi eminim buna benzer pek çok akıma ev sahipliği yapmıştır ve yapacaktır da. Ancak ilk kez bir akım beni inanılmaz düzeyde rahatsız etti. Tamam tamam kabul ediyorum, moda akımları kimi zaman çirkin diye tanımladığımız giysileri bile popülerleştirebiliyor. Öyle ki moda olmasa pek çoğumuzun gardırobunda yer ayırmayı düşünmeyeceği birçok parça ikona dönüşüyor. Lütfen kendi kendinize bir sorun! Şu “ucubik” botları bundan iki sene önce sizin önünüze koysalar. “Ay sen benle dalga geçiyorsun galiba? Bu daha bitmemiş, bitir de getir!” denirdi. Oysa şimdi, hergün binlerce hatun, bayıla bayıla giymek için “duyduğumda dudağımı uçuklatan” fiyatları bu botlara vermek için kuyruk oluşturabiliyor. Hatta bu iştah kabartan pazar çirkinlik abidesi botların taklitlerini de pazara sürmüş durumda.

Ekşi Sözlük’te UGG botları için ‘Kadın denen zarif, asil canlının kendini daha çirkin göstermek için giydiği moda rezaleti’ deniliyor. Bu görüşe kesinlikle katılıyorum ama  katılmayanlar da var tabii. İşin ilginç tarafı ise  UGG’nin yaratıcıları da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, botların adının İngilizce’de çirkin anlamına gelen UGLY’den geldiğini söylüyorlar.

Kullananlara göre UGG’i bu kadar popüler yapan görüntüsü değil rahatlığı…

Her türlü kıyafetin altına giyinen bu botlar düz tabanı, yuvarlak burnunun yanı sıra ayakları yazın serin, kışın sıcak tuttuğu için popüler. Yalana bakın! İçi miflonlu bir bot yazın nasıl serin tutabilir bir ayağı? Maksat popülarite efsanesinin ekmeğine bir kat daha yağ sürmek değil mi bu?. Satın alanlar nasıl olsa yaza kadar sıkılır bunu giymeye, o zamana kadar da elbet bir başka saçmalık icat ederiz!.

Tarihi 1930’lara kadar uzanan UGG botları Avustralyalı balıkçıların ayaklarını ısıtmak için yapılmış…

Botların manyaklık seviyesinde satışı ise, Amerikalı ünlü televizyon programcısı Oprah Winfrey’in UGG’leri promote ederek ‘verilebilecek ve alınabilecek en iyi hediye’ diye parlatmasıyla başlıyor. O programdan sonra Amerika’da bu “ kind of idiot” botları  o kadar popüler oldu ki Cameron Diaz, Kate Moss, Paris Hilton, Jennifer Aniston, Sienna Miller ve Sarah Jessica Parker gibi ünlü isimlerde bu botlardan nasibini aldı. Sonra satışlar, bir nükleer füzyon yakıtı gibi zincirleme reaksiyonla patladı.

Bu botu bayıla bayıla giyen veya almayı düşünen sizlere sesleniyorum! Ne olur kendi kendinize bir sorun. Tamamlanmamış gibi duran ve hiçbir estetik görünümü olmayan bu botları giymeyi gerçekten istiyor musunuz? Yoksa herkesin ayağında gördüğünüz için mi giyiyorsunuz?.Subnominal mesajlar mı alıyorsunuz? “O ses size bunu mutlaka almalısın, o çok güzel, yumuşacık ve sıcacık. Bak senin dışında herkes giyiyor, hadi durma sen de al!” mesajları mı veriyor? Kişiliğinizin silindiğini, “karar verme” mekanizmasında ağırlığınızın kalmadığını hissediyor musunuz? O zaman korkmayın koyun sürüsünün bir parçasısınız, endişelenecek bir şey yok. Zaten o koyunun bir parçasını da ayağınıza giyiyorsunuz!:)

  • Share/Bookmark

İçinde Bihter geçen ikinci başlığım bu benim…

Pazarlama konusunda ABD’nin en az 20 sene gerisinden geliyoruz. Televizyon ya da sinema ikonlarının birer ticari makinaya dönüşebileceğini yeni yeni keşfediyoruz.

Behlül’ün, Bihter’e hediye ettiği kolye her yerde aranıyor. İnsanlar sanki çıldırmış gibi bu kolyeyi soruyorlar. Normal şartlar altında kimsenin dikkatini çekmeyen bir obje, sırf dizinin renkli olduğu kadar karanlık karakteri Bihter tarafından beğenildi diye yeni bir ticaret sahası doğuruyor.

Türk dizilerinin 22 Arap Ülkesinde gösterilmeye başlamasıyla birlikte ise yine yeni keşfetmeye başladığımız bir başka olguyla da karşılaşıyoruz. 

“Cinematographia e l’arma piu forte”, “Sinematografi çok güçlü bir silahtır”

Benito Musolini’nin bu unutulmaz cümlesinin yasıttığı bir gerçek hayatımızı etkiliyor.

Türkiye hayat görüşünü, yaşam tarzını, siyasi duruşunu çektiği ve ihraç ettiği dizileriyle dünyaya duyuruyor. Hayranlık uyandırıyor ya da korkutuyor. Türkiye kesinlikle “bilinçsiz” olmadığını düşündüğüm bir sistemle özellikle Orta Doğu’ya harika mesajlar veriyor.

Son bir senede Türkiye’ye gelen Arap turist sayısı yüzde 50 artırmış.

Bu artışta Filistin-İsrail çatışmasında Türkiye’nin Filistin’den yana aldığı tavrın etkili olduğunu çok rahatlıkla görülüyor. İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni ziyaret eden her turist bunu açıkca dile getiriyor zaten.

Gümüş Dizisi geçen sene 85 milyon’dan fazla Arap tarafından izlenmiş.

‘Asi’, ‘Ihlamurlar Altında’, ‘Kurtlar Vadisi’ en popüler diziler. Yakında yayına başlayacak Aşk-ı Memnu’nun da bir bomba etkisi yaratacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Araplar atalarının yaşadığı topraklara şimdi, hayalini kurdukları özgürlüğü koklamak için geliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra hızla modernleşen Türkiye, bugün Arap Yarımadası’na ‘açık bir toplum’ umudu veriyor.

Arap’lar Türk Dizilerinde, onların henüz yapamadığı şekilde duygularını ifade eden, hayat hakkında Arapların konuşamadığı gibi konuşabilen, aynı fiziksel özelliklere, tarihe, geleneklere sahip insanları görüyorlar.

Türkiye’nin güzelliği, Türklerin kendine saygısı, iyimserliği, Arapları daha iyi bir hayatı görmeye zorluyor. Daha derin bir boyutta ise, Türkiye’den modernizm ve tolerans mesajı yayılıyor. Bu kolektif Arap bilincini etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek gibi görülüyor…

Milliyet Cadde ekinin editörlerinden Ceren Şehirlioğlu’nun haberine göre Arap Turistler , Gümüş’ün çekildiği yalıdan sonra  ikinci adresleri olarak İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni görüyorlar.

Bu noktada da bir başka “”müthiş pazarlama başarısını görmek mümkün.

Alışveriş Merkezi’nin isabetli öngörüleriyle ve stratejik hamleleri ile AVM’i ziyaret eden turist sayısını arttırdığı rahatlıkla söyleyebiliriz. Arapça yazımında herhangi bir yanlışlık olmasın diye Mısır’da hazırlanan ve en çok konakladıkları mekanlara dağıtılan alışveriş kitapçıkları sadece İstanbul Cevahir AVM’i işaret etti en keyifli ve en renkli alışveriş için…

Turistlerin sadece havaalanlarında karşılaşabileceği ve o ülkede yaptığı alışveriş sırasında fiyata dahil olan vergi oranlarının geri ödendiği Taxfree ofislerinin bu alışveriş merkezinde bulunuyor olması da ayrı stratejik bir hamleydi.

Arap Turistler Tuba Büyüküstün ya da Songül Öden’in tarzını kopyalamak için akın akın şık mağazaları doldurdular. Önümüzdeki yıllarda Bihter’in kolyesini aramaya gelen çok Arap turist olacak bundan emin olabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

REMBRANT5

Son dönemde reklamlardan çok rahatsızım.

Neden bu kadar çirkinleştiler? Neden bu kadar agresif ve rahatsız ediciler?

Agresif reklam fikriyle bizleri ilk buluşturan REGAL olmuştu. Hani bir sorgu polisi gibi sorular soran ajan kılıklı kahramanımız, yanlış cevap veren müşteriye öyle bir tokat akşediyordu ki, görmeseniz bile sesi sizi rahatsız ediyordu. Ama hoşunuza da gidiyordu. Aslında yapmak istediğiniz ama yapamadığınız şeyleri de simgeliyordu o tokat. Sonra yasaklandı. Üzüldüm.

Şimdi üzülmeye devam ediyorum çünkü o tokattan çok daha ağırı her gün suratımıza iniyor ama farkında değiliz. Aksine örneğini oluşturan ilk reklamdaki gibi suçlu da değiliz. Sadece insan olduğumuz için rahatsızız.

Hayal için biriktirmek deniyor reklamlarda. “Hayaliniz için bir şeyler yapıyor musunuz?” diye soruyor dış ses her gün…

Aklı başında mantıklı insanlar böyle davranır, hayalleri için bir yerlere birtakım paralar koyarlar harcamazlar diyorlar…

rembrant

Böylece “söz konusu insanlar”  günün birinde, aynı reklamda da görülen bir otelin,  sıkıntılı lobisinde, aynı kendileri gibi düşünen sıkıcı insanlarla  seyahat etsinler diye yapıyorlar bunu.

Hiçbiri kendi dilinde konuşmayan otel hizmetlileri onlara karşılığını peşinen aldıkları gülümsemeleri versinler diye.

Peki ya onlardan olamayacaksan… Ya zaten yapayalnızsan, tek başına hiç kimsesiz, ailesiz, ıssız?

Neredeyse yalnızlıktan ağlamak üzere olan? O zaman neyin hayalini kuracaksın o yaşlar için? İhtiyarlığı nasıl olur gençliği kimselere benzemeyen insanların? Ya kenara üç beş koyamıyorsam ne olacak benim sonum? Aynı reklamda gördüğüm gibi mi olacak? Hayatım o kadının elindeki bir balon gibi patlayıp gidecek mi? Hayat böyle mi? Yahu hayat, gerçekten bu kadar basit denklemlerle açıklanabilir mi?

Yaşadıklarımız, her birimiz için binlerce bilinmeyenli çok değişkenli denklemler değil mi? 

Bir korku imparatorluğunda yaşayan bireylere dönüşmedik mi? Domuz giribinden korkuyoruz, Kredi kartının borcunu ödeyememekten, işsiz kalmaktan, başarılı olamamaktan,  yaşlanmaktan, geç kalmaktan, erken varmaktan, gülmekten, ağlamaktan, karanlıktan, aydınlıktan, gök gürültüsünden, gülümseyen insanlardan. Aklınıza gelen veya gelmeyen pek çok şeyden korkuyoruz. Şimdi bir de emekli olup o seyahatlere gidememekten korkuyoruz.
‘Yerçekimsiz’ yüzüyoruz zamanda, tek başına.

Hayal ediyoruz. Ötesi için bir takım geziler, boş zamanlar kuruyoruz kafamızda. Şuraya gideceğimizi, bir gün mutlaka o ülkeyi göreceğimizi, şöyle bir hayat kompozisyonu içinde bulunacağımızı. Ama hiçbirimiz hayal etmiyoruz o kompozisyon içinde ne hissedeceğimizi. İhtiyarlamış kalbini planlamıyor insan, tuhaf bir biçimde o kalbin bir gün daha uysal, daha uyumlu olacağını zannederek mi acaba? Zaman insanı ne güzel törpülüyor. Nerelerden nerelere ulaşıyoruz. Aldığımız her nefeste bir mesaj var aslında.

Şimdi Ramiz var hayatımızda bir de yeğen…

Hızla geçip gidiyor günler…

Neler olacak ben bilemem, sen bilemezsin o bilemez. AVIVASA mı bilir?

 Tamam mı yeğen?

  • Share/Bookmark

Istanbul-GrandBazaar-JuanRomero

İstanbul konumu gereği iki dev kıtayı birbirine bağlıyor. Osmanlı İmparatoluğunun Başkenti, dünyanın en uzun ticaret yolu ipek yolunun, hem başlangıcı hem sonu olarak kabul edilir.
Kısacası Pek çok medeniyete başkentlik yapmış Osmanlı’nın bu muhteşem başkenti aslında insanlık tarihinin ilk AVM’si olarak kabul edilen Kapalı Çarşıya’da ev sahipliği yapıyor.

748px-Grand_Bazaar_SatelliteOsmanlı Mimarisinde çok önemli bir yere sahip olan Camii’ler, bedestenleri yani ticarethaneleriyle birlikte inşa edilirdi. Hayatın neredeyse tümü bu bölgelerde geçerdi. İnsanları bir araya getiren, tanıştıran, ayıran, kutlayan ve kucaklayan tüm birliktelikler bedestenlerde gerçekleşir, adeta toplumun damarlarına kan pompalayan birer kalp gibi hizmet ederlerdi.
Günümüzde, bedestenlerin yerini AVM’ler almaya başladı. Bu cümle tek başına yanlış anlamlara gelebilir. Her AVM bir yaşam merkezi ne yazık ki değildir. Ve aslında sayıları her geçen gün artan AVM’lerin tutunabilmesini sağlayan en önemli kriterlerden biri de bu AVM’lerin ne kadar yaşam merkezi olarak anıldığıyla doğru orantılıdır.

Ticaret demek rekabet demektir. Kalitede, fiyatta, hizmette ve farklılıkta yaratacağınız değişim sizin rekabet gücünüze doğrudan etki eder.
Alışveriş merkezlerinin Kapalı Çarşı’dan günümüze yaşadığı değişim, her alanda kendini gösteriyor. İyi planlanlanmamış, iyi projelendirilememiş girişimler, AVM’lerin kiralanabilir alanların sirkülasyon yaşamasına sebep oluyor.
Ne kadar az mağaza işlerinin iyi gitmemesi sonucu AVM’yi terk edip giderse, bu AVM’yi kiralayan yönetimin başarısıdır. Çünkü AVM yönetiminin bir diğer görevi ise hangi projenin başarılı olup olmayacağını sezmesidir.

kioskTüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Alışveriş kültürü değişiyor.
Artık “sıra dışı” ve “orijinal” girişimler başarılı olabiliyor. Alışveriş merkezlerindeki görkemli mağazalara alışan müşteriler, minik ve sevimli standlara, otomatlara ilgi gösteriyor…
Türkiye’nin yeni parlayan yıldızı, “corner”, “büfe”, “otomat” gibi uygulamalar olmaya başladı. Ancak elbette bunların buluşsal nitelik taşıması ve yenilik olarak sunulması şart.
Geniş kalabalıkları çeken devasa alışveriş merkezlerinde “food court” adı verilen “yiyecek içecek katları” mobil uygulamalarla zenginleştirilmeye başlandı bile.
Büyük alışveriş merkezlerinin en popüler işi soslu mısır satıcılığı ile çikulata büfeleridir. Bunlar harika yatırımlardır. Çünkü insanlar yürürken, vitrin seyrederken bir şeyleri tüketmeye alışıklar. Sadece birkaç metre karelik alanlarda faaliyet gösteren bu sempatik işyerleri, Türkiye’de alışveriş merkezlerinin vazgeçilmezleri arasına girmeyi başardı. Küçük yiyecek içecek kioskları açılırken AVM’lerin özellikle dikkat etmesi gereken konunun şu olduğunu düşünüyorum.
Satılan malzemeler mutlaka atıştırmalık şeyler olmalı ve foodcourt’da devasa kiralar vererek mekan sahibi olan dükkanların sattığı ürünlerle örtüşmemeli, doyurucu olmamalıdır.

Kiosk’un kökeni de aslında Türkçe’dir. Tahtadan yapılmış ev anlamına gelen Kiosk, birbirinden güzel Türk Evlerine verilen isimdir. Tüm dünyanın yeni gözdesi kiosk’larla yepyeni anlamıyla Türk insanı tanıştı ve sevdi. Şimdi pırıl pırıl genç yatırımcılar hangi parlak fikirle, nasıl müşteriye ulaşabilirler onun araştırması içindeler. Çok yakın zamanda Türkiye’den çıkan parlak bir fikri, Japonya’da bir AVM’nin standında satış yaparken görebileceğiz…

Kiosk-TenmakioskM_cha_big

Japonya’da hayatın her anında yer alan otomatların Türk insanının günlük hayatında nasıl bir yere sahip olacağını açıkcası kimse bilemez. Makinaları çok sevmeyen, insan ilişkilerine önem veren Türkler otomatlarla tanışmaya başladılar. En klasik yiyecek içecek satan atıştırmalık otomatlardan tutun da, tek metal paralarla çalışan masaj koltuklarına kadar pek çok makine AVM’leri doldurmaya başladı. Otomatlara karşı olan inanc ne zaman değişirse, otomat çeşitliliği de buna paralel olarak değişecektir. Şimdilik Türk girişimcisi işinin başında olmayı seviyor. Müşterisinin gözünün içine bakmayı tercih ediyor.

  • Share/Bookmark

 kablo1

İşe gelip giderken toplu taşıma araçlarında görüyorum her sabah ve her akşam.

İnsanlardan kablolar sarkıyor…

Sanki pilli bebeklere dönüşmüşüz! Bir yerden elektrik almadan hareket edemez, duyamaz, konuşamaz hale gelmişiz de haberimiz yok.

Sürekli bir müzik dinleme durumu…

Sanki müzik yeni keşfedilmiş de, Türkiye bunun keyfini çıkarıyor. Oysa doğanın seslerini dinlemek kimsenin aklına gelmiyor. Kimse Orhan Veli gibi gözlerini kapatıp dinlemiyor artık bu koca şehri. Duymak mı istemiyorlar, görmek mi? Ya da yaşamak mı?. Bir reddetme, durumu olduğu kesin ama neyi? Yaşamı mı? Sabahın en erken saatlerine yola koyulmayı, gece geç saatlere kadar çalışıp aynı yollardan geri dönmeyi mi? Yine de geçinememeyi mi? Bir şeyler ters gidiyor ve sanki insanlar kulaklarından sarkan o kablolardan tüm bunları unutturacak afyonu içine çekiyor. Uyuyan – hatta belki uyuyamayan-, yemek yiyen, işe giden, eve dönen ve tüm bu kısır döngüyü her gün yineleyen robotlara döndük!. Kablolarımız eksikti artık onlar da var.

yalnız

Geçtiğimiz günlerde gazetede bir haber gözüme çarptı. İnsanlara müzik dinlemeleri için “kablolu” cihazlardan sağlayan bir marka, hem de içlerinde belki de en büyük ve iddialısı bir parti düzenleyecekmiş. Açık havada gerçekleşecek partiye herkes yanlarında kulaklarından sarkan kabloları ile katılacak ve istedikleri müziği dinleyerek dans edecekler, çılgınca eğleneceklermiş!

Şimdi manzarayı gözünüzün önüne getirin lütfen!. Binlerce insan bir meydana toplanmış. Ortada ne bir ses, ne bir ritm, ne bir melodi. Elektrik vermiş gibi titreyen, kafa sallayan, kıvıran insanlar. Aralarında bir uyum bile yok herkes tek başına. Beni bu sahne çok korkuttu sizi bilemem. Her geçen gün daha büyük bir yalnızlığa itilen insan, bu kadar yükü ne kadar daha kaldırabilir bilemiyorum.

Bu muhteşem partiye katılan bir kişi yaşadığı duyguları şöyle anlatırdı arkadaşlarına herhalde:

- Bir partiye katıldım belki 5000 kişi vardı. Taktım kulağıma müziğimi deliler gibi dans ettim, o kalabalıkta o kadar yalnız hissettim ki kendimi anlatamam. Eve geldim hüngür hüngür ağlamışım. Müthiiiişti abi anlatamam…

Birlikte müzik dinlemenin, aynı duyguları aynı anda yaşamanın, şarkının sözlerini tek bir ağızdan söylemenin nesi kötüydü anlayamadım!…

  • Share/Bookmark

 

ÜNSAL OSKAY’I ÇINAR OSKAY ANLATIYOR!….

Teoriyi tahrik edici hale getiren bir entelektüel, popüler kültürü şahsına özgü maşasıyla deşen bir akademisyen… Frankfurt Okulu deyince akla onun ismi gelirdi; bizzat bir okuldu. Geçen hafta kaybettiğimiz Ünsal Oskay’ı, onun başka türlü tedrisatından geçmiş oğlu yazdı
Babamla maceram doğumumla, beni mosmor gördüğü o ilk anda “Ege güzeli! Latince öğreteceğim! Adını Hefaistos koyacağım” demesiyle başlamış. Anneannemlerin yüreğine inmesiyle bu fikirden vazgeçmek zorunda kalmış. Ama dayılarım beni bir süre “Hefoş Hefoş” diye çağırmış. Babamla rengârenk bir çocukluk ve hayat yaşadım. Onu çok sevdim. Hayatım boyunca bir saplantı gibi onu kaybetmekten korktum. Ve geçen hafta bugün onu kaybettim.
Benim kendisi gibi akademisyen olmamı istedi. Ben olmadım. Hayatı hep kavgayla geçti. Çalışma masasındaki lambasının salona yaydığı ışık, duvarda gölgeler oluştururdu. Hâlâ gözümün önündeler. Bitip tükenmek bilmeyen çevirileri, yazıları yazarken, daktilosu evdeki tüm sesleri bastırırdı. Çıt çıkmazdı. C. Wright Mills’i, Frankurt Okulu’nu Türkçe’ye çeviriyordu. Öfkeliydi. Yaptıklarını neden bir kavga gibi gördüğünü anlamazdım. Ben daha rahat bir hayatı seçtim. Ona yakın durarak kendimi onun ışığının bir parçasıymış gibi hissettim. Gideceği günü düşünmemiştim.

Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark
Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes