Ufuk İŞMAN

Hayata ait dipsoslar…

Çok iddialı ve agresif bir soru sorduğumun farkındayım. İnsanlık moda tarihi eminim buna benzer pek çok akıma ev sahipliği yapmıştır ve yapacaktır da. Ancak ilk kez bir akım beni inanılmaz düzeyde rahatsız etti. Tamam tamam kabul ediyorum, moda akımları kimi zaman çirkin diye tanımladığımız giysileri bile popülerleştirebiliyor. Öyle ki moda olmasa pek çoğumuzun gardırobunda yer ayırmayı düşünmeyeceği birçok parça ikona dönüşüyor. Lütfen kendi kendinize bir sorun! Şu “ucubik” botları bundan iki sene önce sizin önünüze koysalar. “Ay sen benle dalga geçiyorsun galiba? Bu daha bitmemiş, bitir de getir!” denirdi. Oysa şimdi, hergün binlerce hatun, bayıla bayıla giymek için “duyduğumda dudağımı uçuklatan” fiyatları bu botlara vermek için kuyruk oluşturabiliyor. Hatta bu iştah kabartan pazar çirkinlik abidesi botların taklitlerini de pazara sürmüş durumda.

Ekşi Sözlük’te UGG botları için ‘Kadın denen zarif, asil canlının kendini daha çirkin göstermek için giydiği moda rezaleti’ deniliyor. Bu görüşe kesinlikle katılıyorum ama  katılmayanlar da var tabii. İşin ilginç tarafı ise  UGG’nin yaratıcıları da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, botların adının İngilizce’de çirkin anlamına gelen UGLY’den geldiğini söylüyorlar.

Kullananlara göre UGG’i bu kadar popüler yapan görüntüsü değil rahatlığı…

Her türlü kıyafetin altına giyinen bu botlar düz tabanı, yuvarlak burnunun yanı sıra ayakları yazın serin, kışın sıcak tuttuğu için popüler. Yalana bakın! İçi miflonlu bir bot yazın nasıl serin tutabilir bir ayağı? Maksat popülarite efsanesinin ekmeğine bir kat daha yağ sürmek değil mi bu?. Satın alanlar nasıl olsa yaza kadar sıkılır bunu giymeye, o zamana kadar da elbet bir başka saçmalık icat ederiz!.

Tarihi 1930’lara kadar uzanan UGG botları Avustralyalı balıkçıların ayaklarını ısıtmak için yapılmış…

Botların manyaklık seviyesinde satışı ise, Amerikalı ünlü televizyon programcısı Oprah Winfrey’in UGG’leri promote ederek ‘verilebilecek ve alınabilecek en iyi hediye’ diye parlatmasıyla başlıyor. O programdan sonra Amerika’da bu “ kind of idiot” botları  o kadar popüler oldu ki Cameron Diaz, Kate Moss, Paris Hilton, Jennifer Aniston, Sienna Miller ve Sarah Jessica Parker gibi ünlü isimlerde bu botlardan nasibini aldı. Sonra satışlar, bir nükleer füzyon yakıtı gibi zincirleme reaksiyonla patladı.

Bu botu bayıla bayıla giyen veya almayı düşünen sizlere sesleniyorum! Ne olur kendi kendinize bir sorun. Tamamlanmamış gibi duran ve hiçbir estetik görünümü olmayan bu botları giymeyi gerçekten istiyor musunuz? Yoksa herkesin ayağında gördüğünüz için mi giyiyorsunuz?.Subnominal mesajlar mı alıyorsunuz? “O ses size bunu mutlaka almalısın, o çok güzel, yumuşacık ve sıcacık. Bak senin dışında herkes giyiyor, hadi durma sen de al!” mesajları mı veriyor? Kişiliğinizin silindiğini, “karar verme” mekanizmasında ağırlığınızın kalmadığını hissediyor musunuz? O zaman korkmayın koyun sürüsünün bir parçasısınız, endişelenecek bir şey yok. Zaten o koyunun bir parçasını da ayağınıza giyiyorsunuz!:)

  • Share/Bookmark

İçinde Bihter geçen ikinci başlığım bu benim…

Pazarlama konusunda ABD’nin en az 20 sene gerisinden geliyoruz. Televizyon ya da sinema ikonlarının birer ticari makinaya dönüşebileceğini yeni yeni keşfediyoruz.

Behlül’ün, Bihter’e hediye ettiği kolye her yerde aranıyor. İnsanlar sanki çıldırmış gibi bu kolyeyi soruyorlar. Normal şartlar altında kimsenin dikkatini çekmeyen bir obje, sırf dizinin renkli olduğu kadar karanlık karakteri Bihter tarafından beğenildi diye yeni bir ticaret sahası doğuruyor.

Türk dizilerinin 22 Arap Ülkesinde gösterilmeye başlamasıyla birlikte ise yine yeni keşfetmeye başladığımız bir başka olguyla da karşılaşıyoruz. 

“Cinematographia e l’arma piu forte”, “Sinematografi çok güçlü bir silahtır”

Benito Musolini’nin bu unutulmaz cümlesinin yasıttığı bir gerçek hayatımızı etkiliyor.

Türkiye hayat görüşünü, yaşam tarzını, siyasi duruşunu çektiği ve ihraç ettiği dizileriyle dünyaya duyuruyor. Hayranlık uyandırıyor ya da korkutuyor. Türkiye kesinlikle “bilinçsiz” olmadığını düşündüğüm bir sistemle özellikle Orta Doğu’ya harika mesajlar veriyor.

Son bir senede Türkiye’ye gelen Arap turist sayısı yüzde 50 artırmış.

Bu artışta Filistin-İsrail çatışmasında Türkiye’nin Filistin’den yana aldığı tavrın etkili olduğunu çok rahatlıkla görülüyor. İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni ziyaret eden her turist bunu açıkca dile getiriyor zaten.

Gümüş Dizisi geçen sene 85 milyon’dan fazla Arap tarafından izlenmiş.

‘Asi’, ‘Ihlamurlar Altında’, ‘Kurtlar Vadisi’ en popüler diziler. Yakında yayına başlayacak Aşk-ı Memnu’nun da bir bomba etkisi yaratacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Araplar atalarının yaşadığı topraklara şimdi, hayalini kurdukları özgürlüğü koklamak için geliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra hızla modernleşen Türkiye, bugün Arap Yarımadası’na ‘açık bir toplum’ umudu veriyor.

Arap’lar Türk Dizilerinde, onların henüz yapamadığı şekilde duygularını ifade eden, hayat hakkında Arapların konuşamadığı gibi konuşabilen, aynı fiziksel özelliklere, tarihe, geleneklere sahip insanları görüyorlar.

Türkiye’nin güzelliği, Türklerin kendine saygısı, iyimserliği, Arapları daha iyi bir hayatı görmeye zorluyor. Daha derin bir boyutta ise, Türkiye’den modernizm ve tolerans mesajı yayılıyor. Bu kolektif Arap bilincini etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek gibi görülüyor…

Milliyet Cadde ekinin editörlerinden Ceren Şehirlioğlu’nun haberine göre Arap Turistler , Gümüş’ün çekildiği yalıdan sonra  ikinci adresleri olarak İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni görüyorlar.

Bu noktada da bir başka “”müthiş pazarlama başarısını görmek mümkün.

Alışveriş Merkezi’nin isabetli öngörüleriyle ve stratejik hamleleri ile AVM’i ziyaret eden turist sayısını arttırdığı rahatlıkla söyleyebiliriz. Arapça yazımında herhangi bir yanlışlık olmasın diye Mısır’da hazırlanan ve en çok konakladıkları mekanlara dağıtılan alışveriş kitapçıkları sadece İstanbul Cevahir AVM’i işaret etti en keyifli ve en renkli alışveriş için…

Turistlerin sadece havaalanlarında karşılaşabileceği ve o ülkede yaptığı alışveriş sırasında fiyata dahil olan vergi oranlarının geri ödendiği Taxfree ofislerinin bu alışveriş merkezinde bulunuyor olması da ayrı stratejik bir hamleydi.

Arap Turistler Tuba Büyüküstün ya da Songül Öden’in tarzını kopyalamak için akın akın şık mağazaları doldurdular. Önümüzdeki yıllarda Bihter’in kolyesini aramaya gelen çok Arap turist olacak bundan emin olabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

Istanbul-GrandBazaar-JuanRomero

İstanbul konumu gereği iki dev kıtayı birbirine bağlıyor. Osmanlı İmparatoluğunun Başkenti, dünyanın en uzun ticaret yolu ipek yolunun, hem başlangıcı hem sonu olarak kabul edilir.
Kısacası Pek çok medeniyete başkentlik yapmış Osmanlı’nın bu muhteşem başkenti aslında insanlık tarihinin ilk AVM’si olarak kabul edilen Kapalı Çarşıya’da ev sahipliği yapıyor.

748px-Grand_Bazaar_SatelliteOsmanlı Mimarisinde çok önemli bir yere sahip olan Camii’ler, bedestenleri yani ticarethaneleriyle birlikte inşa edilirdi. Hayatın neredeyse tümü bu bölgelerde geçerdi. İnsanları bir araya getiren, tanıştıran, ayıran, kutlayan ve kucaklayan tüm birliktelikler bedestenlerde gerçekleşir, adeta toplumun damarlarına kan pompalayan birer kalp gibi hizmet ederlerdi.
Günümüzde, bedestenlerin yerini AVM’ler almaya başladı. Bu cümle tek başına yanlış anlamlara gelebilir. Her AVM bir yaşam merkezi ne yazık ki değildir. Ve aslında sayıları her geçen gün artan AVM’lerin tutunabilmesini sağlayan en önemli kriterlerden biri de bu AVM’lerin ne kadar yaşam merkezi olarak anıldığıyla doğru orantılıdır.

Ticaret demek rekabet demektir. Kalitede, fiyatta, hizmette ve farklılıkta yaratacağınız değişim sizin rekabet gücünüze doğrudan etki eder.
Alışveriş merkezlerinin Kapalı Çarşı’dan günümüze yaşadığı değişim, her alanda kendini gösteriyor. İyi planlanlanmamış, iyi projelendirilememiş girişimler, AVM’lerin kiralanabilir alanların sirkülasyon yaşamasına sebep oluyor.
Ne kadar az mağaza işlerinin iyi gitmemesi sonucu AVM’yi terk edip giderse, bu AVM’yi kiralayan yönetimin başarısıdır. Çünkü AVM yönetiminin bir diğer görevi ise hangi projenin başarılı olup olmayacağını sezmesidir.

kioskTüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Alışveriş kültürü değişiyor.
Artık “sıra dışı” ve “orijinal” girişimler başarılı olabiliyor. Alışveriş merkezlerindeki görkemli mağazalara alışan müşteriler, minik ve sevimli standlara, otomatlara ilgi gösteriyor…
Türkiye’nin yeni parlayan yıldızı, “corner”, “büfe”, “otomat” gibi uygulamalar olmaya başladı. Ancak elbette bunların buluşsal nitelik taşıması ve yenilik olarak sunulması şart.
Geniş kalabalıkları çeken devasa alışveriş merkezlerinde “food court” adı verilen “yiyecek içecek katları” mobil uygulamalarla zenginleştirilmeye başlandı bile.
Büyük alışveriş merkezlerinin en popüler işi soslu mısır satıcılığı ile çikulata büfeleridir. Bunlar harika yatırımlardır. Çünkü insanlar yürürken, vitrin seyrederken bir şeyleri tüketmeye alışıklar. Sadece birkaç metre karelik alanlarda faaliyet gösteren bu sempatik işyerleri, Türkiye’de alışveriş merkezlerinin vazgeçilmezleri arasına girmeyi başardı. Küçük yiyecek içecek kioskları açılırken AVM’lerin özellikle dikkat etmesi gereken konunun şu olduğunu düşünüyorum.
Satılan malzemeler mutlaka atıştırmalık şeyler olmalı ve foodcourt’da devasa kiralar vererek mekan sahibi olan dükkanların sattığı ürünlerle örtüşmemeli, doyurucu olmamalıdır.

Kiosk’un kökeni de aslında Türkçe’dir. Tahtadan yapılmış ev anlamına gelen Kiosk, birbirinden güzel Türk Evlerine verilen isimdir. Tüm dünyanın yeni gözdesi kiosk’larla yepyeni anlamıyla Türk insanı tanıştı ve sevdi. Şimdi pırıl pırıl genç yatırımcılar hangi parlak fikirle, nasıl müşteriye ulaşabilirler onun araştırması içindeler. Çok yakın zamanda Türkiye’den çıkan parlak bir fikri, Japonya’da bir AVM’nin standında satış yaparken görebileceğiz…

Kiosk-TenmakioskM_cha_big

Japonya’da hayatın her anında yer alan otomatların Türk insanının günlük hayatında nasıl bir yere sahip olacağını açıkcası kimse bilemez. Makinaları çok sevmeyen, insan ilişkilerine önem veren Türkler otomatlarla tanışmaya başladılar. En klasik yiyecek içecek satan atıştırmalık otomatlardan tutun da, tek metal paralarla çalışan masaj koltuklarına kadar pek çok makine AVM’leri doldurmaya başladı. Otomatlara karşı olan inanc ne zaman değişirse, otomat çeşitliliği de buna paralel olarak değişecektir. Şimdilik Türk girişimcisi işinin başında olmayı seviyor. Müşterisinin gözünün içine bakmayı tercih ediyor.

  • Share/Bookmark

 

forum 3Sabah metroda işe gelirken bu ilanla karşılaştım. Türkiye’nin en büyük AVM’sine nasıl ulaşılması gerektiğini anlatan bir ilan.

Şimdi beraber birlikte okuyalım!.

*Taksim’den Finükülerle Kabataş’a gidilir.

*Kabataş – Zeytinburnu hattına binilir.

*Yusufpaşa Durağından, Aksaray – Havaalanı hattına geçilir

* Forum İstanbul Kocatepe durağında inilir…

forum 2

Tamam da neden? Neden bu zahmete gireyim? Alışveriş için mi? Taksim, Şişli, Levent zaten alışveriş konusunda yeterince doyurucu.

İnanılmaz seçenekler zahmetsizce elinizin altında.

Tiyatro, sinema, eğlence için mi? Onu da zannetmiyorum. Yine hedef olarak seçilen bölge bu şehrin sosyalleşme konusunda da merkezini oluşturuyor.

Reklamları günlerce süren ve merak uyandırmayı başaran fakat büyük bir ihtimalle yurt dışında örneklerini görenler için büyük bir hayal kırıklığı yaratacak olan akvaryum için mi? Hiç zannetmiyorum!

Kişi başına 25TL giriş biletine ihtiyaç duyan akvaryum, orta ölçekli bir aile için 100TL demek ki; bu zaten o ailenin aylık bakliyat ihtiyacı demek.

Alışveriş merkezi kültürü çok eski olsa da yaşam merkezi kültürü son dönemlerde hayatımıza girem bir kavram.

Türk tüketicisi, modern alışveriş merkezi kavramıyla ilk kez 1988 yılında İstanbul’da, Ataköy’de açılan Galleria ile tanıştı. Aradan geçen 20 yılı aşkın zamanda ise büyük yol kat edildi. Yeni yatırımlar birbirini izledi. 2002 yılı ve sonrasında ise AVM yatırımları büyük ivme kazandı.

Bugüne kadar yapılan 30 milyar dolarlık AVM yatırımı da tabloyu açıkça ortaya koyuyor. Yapılan yatırım sonucunda 220 AVM hayata geçti. Toplam kiralanabilir alan 5 milyon metrekareye ulaştı. 250 ulusal marka bu alanlarda tüketiciyle buluştu.

Aslında her konuda olduğu gibi bu konuda da plansız, programsız hareket etmek gibi bir geleneği bozmadık. Bir sokağa, bir mahalleye nasıl iki tane hastane, iki tane karakol yapılamazsa bir bölgeye de aynı ürün gamına sahip iki tane AVM açılamaz. Ama ne yazık ki bu dozu çoktan aştık. Fakat bu konuda endişelenmek de doğru değil. Mutlaka denge kurulacak, eleme gerçekleşecek ve gerçek projeler hayatta kalacaktır.

Kişi başına düşen kiralanabilir metre kare hesaplamasında Avrupa’nın çok gerisindeyiz. Ancak kişi başına düşen gelir konusunda da çok gerisindeyiz. Kiralanabilir alan konusunda ekonomik gelişmemize paralel bir gelişim yakalayamazsak, kapanan AVM sayısı, açılanları geçecek.

Forum İstanbul 175.000metrekare kiralanabilir alanıyla Hem Avrupa’nın hem İstanbul’un en büyük AVM’si olduğunu gururla duyurdu. Akılcı bir yönetimle yolu açık olsun. İşi gerçekten çok zor, çünkü lokasyon, ürün gamı ve fiyat çeşitliliği bu işin ABC’si…

Konum itibariyle kime ve kimlere hitap edecek, kaliteli ziyaretçiyi kendisine çekebilecek mi? Yoksa pahalı bir PERPA mı olacak.

Yazımı çok katı bulabilirsiniz. Hatta orada IKEA var. Sadece oraya gelenler bile bu AVM için yeterli olacaktır diyeceksiniz. Hayır! IKEA’nın kendine özel bir müşteri topluluğu var. Eğer açılan AVM’nin boyutu bu kadar büyük olmasaydı üzerindeki sorumluluk da o derece büyük olmak zorunda kalmazdı.

 Şimdi bize düşen izlemek ve görmek…

Her şey Forum İstanbul’un üzerinden açılış Aurora’sı dağıldıktan sonra belli olacak. Doğru kiralama taktikleri uygun metrekare fiyatları ve geniş ürün gamı Forum İstanbul’un ayaklarını sapasağlam yere bastıracaktır.

  • Share/Bookmark
Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes