Ufuk İŞMAN

Hayata ait dipsoslar…

 

Türkiye’nin en eğlenceli alışveriş merkezi İstanbul Cevahir, katılımcılarını heyecana doyuracak muhteşem bir hediye veriyor. Hem de tam 10 çifte…

Dünyanın en lüks Cruise şirketlerinden biri olan Princess Cruise ile doyasıya Alaska’yı yaşamaya ne dersiniz?

8 Şubat 2010/ 31 Mart 2010 tarihleri arasında alışveriş merkezinde gün içinde 100TL’lik alışveriş yaparak bunu kampanya noktalarına getiren İstanbul Cevahir AVM ziyaretçileri; vahşi deniz hayatının çıplak gözle gözlemlenebildiği tek bölgeye Alaska’ya  yolculuk şansına sahip olacak.

Kazanan 10 çift, 24 Haziran 2010 tarihinde British Airways ile Kanada’nın Vancouver Kentine uçacak, ve oradan dünyanın en lüks yüzer şehirlerinden kabul edilen Golden Princess gemisiyle Pasifik Okyanusuna açılacak. 

Bu gemi onları Alaska’nın en renkli limanlarına taşırken, 10 talihli çift gemi içindeki olanaklardan faydalanacak,  ister buzulların arasında 38C derecede ısıtılmış jakuzilerde mavi buzulları gözlemleyecek, ister sabaha kadar casino’dan çıkmayacak.

Geminin yanaştığı limanlarda ister somon balığı avına gidecek, ister en doğal ortamlarındaki dev geyiklerle tanışacak. Boyları 3 metreyi bulan Kodiak Ayılarını fotoğraflayacak. Jack London’un, Vahşetin Çağrısı’na da konu olan kızak köpekleriyle kısa bir yolculuğa çıkacak, kambur balinaları göç yollarında gözlemleyebilecektir.

Bu son derece değerli seyahat, ,Türkiye’de ilk kez İstanbul Cevahir AVM ziyaretçileri arasından seçilecek 10 talihli çifte hediye edilecek. Talihlilerin kazandıklarını öğrendikten sonra yapmaları gereken  sorumluluk, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada Vizelerini almak olacaktır.

Onun dışında talihlilerin kişisel harcamaları dışında, havaalanı ve ulaşım vergileri de dahil olmak üzere tüm seyahati Golden Bay Tourism sponsorluğunda  İstanbul Cevahir AVM karşılayacaktır.

Bu seyahatle ilgili anılarımı:

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=35745 adresinde detaylı bir şekilde bulabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

İçinde Bihter geçen ikinci başlığım bu benim…

Pazarlama konusunda ABD’nin en az 20 sene gerisinden geliyoruz. Televizyon ya da sinema ikonlarının birer ticari makinaya dönüşebileceğini yeni yeni keşfediyoruz.

Behlül’ün, Bihter’e hediye ettiği kolye her yerde aranıyor. İnsanlar sanki çıldırmış gibi bu kolyeyi soruyorlar. Normal şartlar altında kimsenin dikkatini çekmeyen bir obje, sırf dizinin renkli olduğu kadar karanlık karakteri Bihter tarafından beğenildi diye yeni bir ticaret sahası doğuruyor.

Türk dizilerinin 22 Arap Ülkesinde gösterilmeye başlamasıyla birlikte ise yine yeni keşfetmeye başladığımız bir başka olguyla da karşılaşıyoruz. 

“Cinematographia e l’arma piu forte”, “Sinematografi çok güçlü bir silahtır”

Benito Musolini’nin bu unutulmaz cümlesinin yasıttığı bir gerçek hayatımızı etkiliyor.

Türkiye hayat görüşünü, yaşam tarzını, siyasi duruşunu çektiği ve ihraç ettiği dizileriyle dünyaya duyuruyor. Hayranlık uyandırıyor ya da korkutuyor. Türkiye kesinlikle “bilinçsiz” olmadığını düşündüğüm bir sistemle özellikle Orta Doğu’ya harika mesajlar veriyor.

Son bir senede Türkiye’ye gelen Arap turist sayısı yüzde 50 artırmış.

Bu artışta Filistin-İsrail çatışmasında Türkiye’nin Filistin’den yana aldığı tavrın etkili olduğunu çok rahatlıkla görülüyor. İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni ziyaret eden her turist bunu açıkca dile getiriyor zaten.

Gümüş Dizisi geçen sene 85 milyon’dan fazla Arap tarafından izlenmiş.

‘Asi’, ‘Ihlamurlar Altında’, ‘Kurtlar Vadisi’ en popüler diziler. Yakında yayına başlayacak Aşk-ı Memnu’nun da bir bomba etkisi yaratacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Araplar atalarının yaşadığı topraklara şimdi, hayalini kurdukları özgürlüğü koklamak için geliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra hızla modernleşen Türkiye, bugün Arap Yarımadası’na ‘açık bir toplum’ umudu veriyor.

Arap’lar Türk Dizilerinde, onların henüz yapamadığı şekilde duygularını ifade eden, hayat hakkında Arapların konuşamadığı gibi konuşabilen, aynı fiziksel özelliklere, tarihe, geleneklere sahip insanları görüyorlar.

Türkiye’nin güzelliği, Türklerin kendine saygısı, iyimserliği, Arapları daha iyi bir hayatı görmeye zorluyor. Daha derin bir boyutta ise, Türkiye’den modernizm ve tolerans mesajı yayılıyor. Bu kolektif Arap bilincini etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek gibi görülüyor…

Milliyet Cadde ekinin editörlerinden Ceren Şehirlioğlu’nun haberine göre Arap Turistler , Gümüş’ün çekildiği yalıdan sonra  ikinci adresleri olarak İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni görüyorlar.

Bu noktada da bir başka “”müthiş pazarlama başarısını görmek mümkün.

Alışveriş Merkezi’nin isabetli öngörüleriyle ve stratejik hamleleri ile AVM’i ziyaret eden turist sayısını arttırdığı rahatlıkla söyleyebiliriz. Arapça yazımında herhangi bir yanlışlık olmasın diye Mısır’da hazırlanan ve en çok konakladıkları mekanlara dağıtılan alışveriş kitapçıkları sadece İstanbul Cevahir AVM’i işaret etti en keyifli ve en renkli alışveriş için…

Turistlerin sadece havaalanlarında karşılaşabileceği ve o ülkede yaptığı alışveriş sırasında fiyata dahil olan vergi oranlarının geri ödendiği Taxfree ofislerinin bu alışveriş merkezinde bulunuyor olması da ayrı stratejik bir hamleydi.

Arap Turistler Tuba Büyüküstün ya da Songül Öden’in tarzını kopyalamak için akın akın şık mağazaları doldurdular. Önümüzdeki yıllarda Bihter’in kolyesini aramaya gelen çok Arap turist olacak bundan emin olabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

REMBRANT5

Son dönemde reklamlardan çok rahatsızım.

Neden bu kadar çirkinleştiler? Neden bu kadar agresif ve rahatsız ediciler?

Agresif reklam fikriyle bizleri ilk buluşturan REGAL olmuştu. Hani bir sorgu polisi gibi sorular soran ajan kılıklı kahramanımız, yanlış cevap veren müşteriye öyle bir tokat akşediyordu ki, görmeseniz bile sesi sizi rahatsız ediyordu. Ama hoşunuza da gidiyordu. Aslında yapmak istediğiniz ama yapamadığınız şeyleri de simgeliyordu o tokat. Sonra yasaklandı. Üzüldüm.

Şimdi üzülmeye devam ediyorum çünkü o tokattan çok daha ağırı her gün suratımıza iniyor ama farkında değiliz. Aksine örneğini oluşturan ilk reklamdaki gibi suçlu da değiliz. Sadece insan olduğumuz için rahatsızız.

Hayal için biriktirmek deniyor reklamlarda. “Hayaliniz için bir şeyler yapıyor musunuz?” diye soruyor dış ses her gün…

Aklı başında mantıklı insanlar böyle davranır, hayalleri için bir yerlere birtakım paralar koyarlar harcamazlar diyorlar…

rembrant

Böylece “söz konusu insanlar”  günün birinde, aynı reklamda da görülen bir otelin,  sıkıntılı lobisinde, aynı kendileri gibi düşünen sıkıcı insanlarla  seyahat etsinler diye yapıyorlar bunu.

Hiçbiri kendi dilinde konuşmayan otel hizmetlileri onlara karşılığını peşinen aldıkları gülümsemeleri versinler diye.

Peki ya onlardan olamayacaksan… Ya zaten yapayalnızsan, tek başına hiç kimsesiz, ailesiz, ıssız?

Neredeyse yalnızlıktan ağlamak üzere olan? O zaman neyin hayalini kuracaksın o yaşlar için? İhtiyarlığı nasıl olur gençliği kimselere benzemeyen insanların? Ya kenara üç beş koyamıyorsam ne olacak benim sonum? Aynı reklamda gördüğüm gibi mi olacak? Hayatım o kadının elindeki bir balon gibi patlayıp gidecek mi? Hayat böyle mi? Yahu hayat, gerçekten bu kadar basit denklemlerle açıklanabilir mi?

Yaşadıklarımız, her birimiz için binlerce bilinmeyenli çok değişkenli denklemler değil mi? 

Bir korku imparatorluğunda yaşayan bireylere dönüşmedik mi? Domuz giribinden korkuyoruz, Kredi kartının borcunu ödeyememekten, işsiz kalmaktan, başarılı olamamaktan,  yaşlanmaktan, geç kalmaktan, erken varmaktan, gülmekten, ağlamaktan, karanlıktan, aydınlıktan, gök gürültüsünden, gülümseyen insanlardan. Aklınıza gelen veya gelmeyen pek çok şeyden korkuyoruz. Şimdi bir de emekli olup o seyahatlere gidememekten korkuyoruz.
‘Yerçekimsiz’ yüzüyoruz zamanda, tek başına.

Hayal ediyoruz. Ötesi için bir takım geziler, boş zamanlar kuruyoruz kafamızda. Şuraya gideceğimizi, bir gün mutlaka o ülkeyi göreceğimizi, şöyle bir hayat kompozisyonu içinde bulunacağımızı. Ama hiçbirimiz hayal etmiyoruz o kompozisyon içinde ne hissedeceğimizi. İhtiyarlamış kalbini planlamıyor insan, tuhaf bir biçimde o kalbin bir gün daha uysal, daha uyumlu olacağını zannederek mi acaba? Zaman insanı ne güzel törpülüyor. Nerelerden nerelere ulaşıyoruz. Aldığımız her nefeste bir mesaj var aslında.

Şimdi Ramiz var hayatımızda bir de yeğen…

Hızla geçip gidiyor günler…

Neler olacak ben bilemem, sen bilemezsin o bilemez. AVIVASA mı bilir?

 Tamam mı yeğen?

  • Share/Bookmark

1

Playboy  magazinin sayfalarından kimler geçmedi ki, Jayne Mansfield, Ursula Andress, Kim Basinger, Farah Fawcett, Drew Barrymore, Denise Richards, Katarina Witt bu isimlerden sadece birkaçı.
Tabii bu 46 yıllık süreçte başarılı her yayının başına gelen, Playboy’un da başına geldi. Önce taklitleri çıktı. Sonra da cinselliğin dozunu sayfalarında artıran taklitlerinin taklitleri…

Yine de uzun süre Playboy, sayfalarına dünyanın en popüler, en güzel, en ünlü kadınlarını taşıyabilmesiyle ünlenen tek dergi olarak kaldı.
Yayının takipçileri, yıllar boyunca merakla hangi ünlü kadınların Playboy kapağını onurlandıracağını beklediler. Playboy-soyunan ünlü ilişkisi uzun süre dünya basınında geniş yer buldu.

Playboy’un kimlere teklif götürdüğü, teklif miktarları, kimin reddettiği, kimin kabul ettiği, hepsi gazete sayfalarına haber olarak düşen ve derginin güncel kalmasına yardım eden konular oldular.
Ünlülerin kapağı süslediği sayılar Playboy için daha fazla tiraj, daha fazla satış; koleksiyonerler için ise mutlaka alınıp saklanması gereken değerli birer dergi anlamına geliyordu.

Playboy böylece, biraz da ünlü kadınların ‘en doğal hallerini’ okuyucularıyla paylaşarak erkek dergileri arasındaki özel yerini korumayı başarmıştı.

Diğerlerinin ne yaptığı önemli değildi; kuruluşundan onlarca yıl sonra bile Playboy, hâlâ dünyanın gündemindeki kadınların soyunmayı kabul edecekleri kadar prestijli buldukları bir dergiydi ve bu da rekabette her şey demekti.

Playboy’un hazırlıksız yakalandığı bir dönem başlıyor…

1990’lar sonrasında Playboy, ‘ünlüleri soyan’ tek dergi unvanını yavaş yavaş yitirmeye başladı. Çıplaklık, şöhret ve modanın iç içe geçtiği bu dönemde, her ay birkaç ünlüyü dünyanın önde gelen moda ve yaşam tarzı dergilerinde tüm çıplaklıklarıyla görmek mümkün hale geldi. Ünlüler, modacılar için, yeni çıkan filmlerine katkı olsun diye, hatta hayvan haklarına destek vermek adına farklı farklı dergilere soyunmaya başladılar. Üstelik bu konudaki rekabet artık sadece Amerika’dan gelmiyordu. İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman dergileri de ünlü kadınları sayfalarına taşımak ve sansasyonel sayılar çıkarmak için birbirleriyle yarış eder hale geldiler. Playboy, hiç beklemediği bir şekilde artık dünya starlarının poz vermek isteyecekleri tek dergi olmaktan çıkıverdi. Üstelik bu süreçte Playboy, ‘prestij’ algısı avantajını da, daha önce tahmin edemeyeceği, farklı kulvardaki dergilere karşı kaybetmiş oldu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi aynı dönemde internet hayatımıza giriverdi. Kişisel bilgisayarların inanılmaz şekilde arttığı bir dünyada, dergi tirajlarının olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz oldu. Bu yeni dönemde Playboy, lokomotifi olan dergi dışında farklı yollardan para kazanma uğraşına girişti. Televizyon ve internete yatırım yaptı. Hatta kendi giyim koleksiyonunu yarattı.
2000’li yıllarda ise Playboy dergi olarak dünyadaki eski güncelliğini ve popülaritesini ciddi şekilde yitirmeye başladı. Artık gündemde, derginin kendisinden çok, 83 yaşındaki kurucusu Hugh Hefner’ın aynı evi (Aslında malikâneyi demek daha doğru olacak sanırım) paylaştığı üç kız arkadaşıyla ilişkisini konu alan TV programı vardı. Her gün Digiturk’ün “E” kanalında izleyicileri ile buluşan bu program ilk yola çıkılan yoldan çok uzaklaştı. Dergi yeni milenyumda tam anlamıyla statü kaybına uğradı ve ikinci planda kaldı. Ne eskisi gibi gezegende en arzu duyulan kadınlara yer verebiliyorlardı, ne de 90’larda başardıkları gibi kendi güzelleri arasından Pamela Anderson ve Anna Nicole Smith gibi global şöhret yakalayan seksi yıldızlar çıkarabiliyorlardı.
Yine bu dönemde, Playboy dergisinin bir estetik cerrahi kataloğuna dönüştüğü eleştirileri de yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Derginin fena halde, tekrar sansasyon yaratacak, dünya basınına haber olacak, gazetelere şu an okumakta olduğunuz makale gibi yazılar yazdıracak bir şeyler yapmasına ihtiyacı vardı ve bence müthiş bir fikirle bunu başardılar.

Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark
Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes