Ufuk İŞMAN

Hayata ait dipsoslar…

Ölüyorsun ve hayatın gözlerinin önünden geçiyor, unuttuğun, ötelediğin, gizlediğin her şey, sevgi ve nefret, yalan ve doğru, gülme ve ağlama, ölüm ve doğum…

Ve sana fısıldıyor, yalan söyledin, onu sen çaldın, kıskançlık ettin, sırasını kaptın, öyle söylemeliydin, şöyle yapmamalıydın, böyle bakmalıydın…

Ölüm anında gözlerinin önünden geçermiş hayat. Ne kadar İronik…

 Ve sana fısıldıyor, nasıl romanlar hayatı yeniden kurgulamaksa sen de tıpkı bir yazar gibi anılarını kurguladın, o kadar da mutlu değildin o anda, çok da gülmemiştin, çok da sevmemiştin, o cümleyi de dememiştin…

Hatırlamaya çalıştıkların ya da, işine lazımken bölük pörçük olup da son anda karşına çıkan bütünlük. Ne inanılmaz bir mucize?

Ne zaman bellek bunca şeyi depoladı ve gizledi, nasıl unutmadı, neden vaktinde hatırlamadı… Ve neden şimdi?

Gün içersinde o kadar çok şey düşünürüz ki, demokrasi, insan hakları, faşizm, sosyalizm, cumhuriyet, Ergenekon, partiler, Türkiye’nin geleceği, cinayetler, siyaset, çıkar ilişkileri, sen-ben davaları… neler neler… ve başkalarının ölümleri…

Rivayet şeklinde, -mış, -miş, -muş, -müş… ÖLMÜŞ.

Fiile bir türlü birinci tekil şahıs eki getirmeyi düşünmeden. Hep başkalarının ölümleri, nasıl olmuş, o esnada ne yapıyormuş, anlamış mı, söylemiş mi, yanında kim varmış, ne demiş?……Sonra büyük bir sessizlik ve unutma…

 İnsan karanlıkta yazamaz, yazsa da fark etmez …

 Karanlıkta yazamamak. Karanlık ölüm mü, karanlık gizlenmesi gereken taraf mı? Ölünce yazamamak, okuyamamak, izleyememek… Büyük bir durgunluğa mahkumiyet. Neden mahkumiyet(!) Ölüm, kimin karanlığı; ölüm, kimin aydınlığı? Bitenin karanlığı, dönenin aydınlığı.

Şimdi yazmalı öyleyse, o an gelinceye dek yazmalı. Hiçbir kalabalığın o an için kalabalık olmadığını bilerek yalnızlığını yaşamayı öğrenmeli. İnsan içine, gönlüne sığınarak oradan hayata bakmalı, yazmalı, okumalı, izlemeli… yeni kitabının ilk sayfasını açmalı, ilk kelimesini okumalı, düşünmeli…

Biri doğuyor tam şu anda, biri ölüyor tam şu anda, bir bebek annesinin göğsünü emiyor, bir çocuk yere düşüyor, bir araba acı bir fren yapıyor, bir genç kız kahkaha atıyor, bir genç askere gidiyor, bir baba oğluna bisiklete binmeyi öğretiyor, biri küfrediyor, radyoda yanık bir türkü çalıyor, biri ağlıyor, televizyonda kadınlar göbek atıyor, yankesici bir cüzdan araklıyor, biri kitabının üç yüz on sekizinci sayfasına geliyor, bir tanıdık seni görmeden geçiyor, gözlerine yerleştirdiğin selam sönüyor, liseli bir genç tercih robotuyla geleceğini planlıyor, telefon çalıyor, güneş batıyor, güneş doğuyor, denizin dalgası kayalara değiyor, rüzgar esiyor, ağaçların yaprakları hışırdıyor, martılar uçuyor, ezan okunuyor, başka yerde sela veriliyor, biri ölümü düşünüyor, diğeri sesten rahatsız oluyor, başka bir yerde çanlar çalıyor, sinemada reklamlar veriliyor, biri doğuyor tam şu anda, biri ölüyor tam şu anda, adam rüyasından uyanıyor radyoda bir otomobil reklamı dinliyor sonra en iyiler listesinden 7. parça çalıyor…

 Ölüm ne ki, ölüm?…

Çok yakın, çok uzak, çok kolay, çok zor

Yaratan gibi, güneş gibi, aşk gibi.

  • Share/Bookmark

Tüm dünyanın yakından tanıdığı kozmolog, kuramsal fizikçi Stephen Hawking, son iki haftadır yine tüm dünyayı yakından ilgilendiren önemli açıklamalarda bulundu.

İlk çıkışı, uzaylılarla olası bir temas halinde onlardan sakınmamız, hatta potansiyel sakıncaları nedeniyle uzaylılarla iletişim meselesini fazla kurcalamamamız yönündeydi. Pek çok astronomun olumlu yöndeki görüşlerine rağmen uzaylıların varlığı-yokluğu tartışmaları henüz elle tutulur, gözle görülür bir sonuca bağlanmış değil. Ancak her sözü merakla dinlenen bir bilim adamının bahçesinde uzaylı görmüş kadar net açıklamalar yapması, akıllarda yepyeni soru işaretleri uyandırdı.
Çok geçmeden, hafta başında Hawking, zamanda yolculuk yapılabileceğini, kendine has yalın metaforlarla kaleme aldığı bir makaleyle duyurdu. Hawking’in bu iki ilgi çekici konuda önemli basın açıklamaları yapmasının ardında, 9 Mayıs’ta Discovery Channel’da başlayacak olan ‘Stephen Hawking’in Evreni’ adlı belgeselin halkla ilişkiler marifeti olduğunu düşünmek kolay. Ancak söz konusu film, hazırlığı üç yıl süren ve bu iki önemli savı gerçekçi bir anlatıma kavuşturan, fani dünyamızın normlarına denkleştiren bir yapım. Her iki konunun detayına gömülmeden önce, uzaylılar ve zamanda yolculuk kavramlarının nasıl da gündelik hayatın bir parçasına dönüşebildiğine bakmakta fayda var.


Düşünün, yarın televizyonu açtığınızda, uzaylıların resmi bir açıklamayla başbakanlıkla temaslarda bulunduğunu öğrenseniz ne kadar şaşıracaksınız? Çok konuşulacağı kesin ama büyük olasılıkla kimse kalp krizi geçirmeyecek. Ya da gelecekten tuhaf ziyaretçilerin CERN’deki büyük deneyin sonuçlarıyla ilgili beklenmedik yorumlarda bulunduğunu duysanız bir haberden?

Hawking’in uzaylılara ve zamanda yolculuğa dair açıklamalarını gazetelerin birinci sayfalarında okuduğunuzda, Baykal’ın kasetinden  daha çok ilginizi çektiğini söyleyebilir misiniz? İtiraf edelim, hiçbirine çok da fazla şaşırmadık.

En azından, iki kuşak büyüklerimizin evvel zamandaki şaşkınlıklarına kıyasla… Vaziyetin özünde, çok da farkında olmadan, artık hiçbir şeye şaşırmayacak bir nesle dahil olmamız yatıyor. 

Sizi ne şaşırtır?

Kimileri kendi çocukluğundan, kimileri de anne-babalarından, tamir için kapağı açılacak radyonun arkasında, içindeki küçük insanları görmeyi hevesle bekleyen ufaklığın hikâyesini bilir. Yeni teknoloji karşısındaki naif şaşkınlığın şirin tasvirlerindendir. Ortalama 50’li yıllardan bugüne, yaşı tutanlara ve akranlarımıza bir soralım. Sizi bugün, hangi buluş bir radyonun 30’larda insanlığı şaşırttığı kadar şaşırtır? Zaman makinesi? Işınlanma? Yapay zekâ? DNA’sı değiştirilmiş üstün güçlere sahip bir insan? Hiçbiri değil mi?
Hollywood sağ olsun. Mevcut bilim kapasitemizi fersah fersah aşan bu teknolojilere şimdiden o kadar aşinayız ki, olsa ağız tadıyla şaşıramayacağız bile. İşte tam da bu nedenle Hawking, kritik saptamalarını rahatça ortaya koyma fırsatı buldu. Fazlası, fikirlerini detaylı biçimde filme çekti. Kendisi bu durumu, “Eskiden çatlak olarak anılmaktan korktuğumdan böyle şeyleri dile getirmezdim. Bugün ise konuştuklarım konusunda pek dikkatli değilim” sözleriyle ifade ediyor. Değişikliğin dikkatsizliğinden kaynaklanmayacağını kestirmek ise zor değil. Hawking sadece ‘Ortam artık gevşedi’ demekten kaçınıyor. Ancak açıklamalarının net olarak vardığı nokta şu: Zemin artık yumuşak. Bir başka deyişle insanlığın ve dünyanın, maddeten ve manen yepyeni bir bilgi çağına girişinin manifestosunu sunuyor. Belki de çoktandır kapısında olduğumuz, ancak dengelerin gücü adına pek haberdar edilmediğimiz bir dünya… 

Uzaylılar bizle muhatap olur mu?
Stephen Hawking’in dünya dışı yaşamın varlığına dair açıklamaları ilk değil. 2008 yılında da, tamamen savunmasız olacağımız hastalıklar ve düşük zekâ seviyeli uzaylıların yıkıcı potansiyeli nedeniyle tehlikeli bir temas gerçekleşebileceğini anlatmıştı. İki hafta önceki açıklamasında ise gece gündüz sinyaller yollayıp ulaşmaya çalıştığımız uzaylıların, ‘güzel ve yalnız’ gezegenimizi klonlamak üzere dev gemilerle istilaya gelebileceğinden bahsederek, mevzuyu yeni sezon ‘Star Trek’ kıvamına getirdi. Bu şekilde salon geyiği yapmak kolay ancak, kişi Einstein’dan sonra gelmiş geçmiş en büyük kuramsal fizikçi olunca iş değişiyor.
Hawking’i böylesi iddialı söylemlere iten neydi? Tamam, baştan beri evrendeki 100 milyar galakside yaşamı bir tek Dünya’mıza kadir görmek mantıksızdı. Ancak, evvelinde akıl ve zekâ nadir bulunur şeydir derken, bir anda devasa gemilerle uzayda safariye çıkmış cengâverlere nasıl vardı koca Hawking?
Uzaya kulak kabartma, uzaylılara göz kırpma hadisesine bu yakınlarda yayımladığı ‘Ürkütücü Sessizlik’ adlı kitabıyla dahil olan bir başka bilim insanı ise Paul Davis. Konuya bambaşka bir çerçeve geçiren Davis, 50’li yıllardan beri süregelen SETI (Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) projesinin sonuçsuzluğunu irdeliyor. Davis’e göre yaşam, evrende nadir bulunur bir şey değil. Keza Dünya üzerinde de yaşam milyonlarca yıl önce başlamıştı. Ancak ileri zekâ seviyesinin kökeni sadece birkaç bin yıl gerisine dayanıyor. Bu durumda iki ihtimal değer kazanıyor. Birincisi, zekâ kendisini kolaylıkla yok edebilecek güce büyük bir hızla kavuşuyor ve medeniyetler kendilerini görece kısa sürede yok ediyor. Dolayısıyla iletişime geçecek teknolojiye sahip uzaylı -kendi kendini çoktan yok ettiği için- bulunamıyor.
İkincisi ise yüksek bilince ulaşmış canlılar biz sinir sahibi dünyalılarla fazla muhatap olmamayı seçiyor. Öyle ya, biz de hayvanlar âleminde kendimize en yakın gördüğümüz maymunları haklı sebeplerden yaşam alanlarımıza pek yaklaştırmak istemiyoruz. Hawking’in giderek güçlenen uzaylı savları ve Davis’in bahsettiği SETI’nin yıllar süren gizemli sessizliği arasında kurulabilecek belki de tek organik bağ, hikâyeyi ünlü komplo teorisine geri götürüyor: Uzaylıların varlığı biliniyor ancak açıklanmıyor mu?

Boyut olsa da atlasam
Hawking’in geçtiğimiz günlerdeki ikinci önemli çıkışı, zamanda yolculuk yapılabileceğini açıklaması oldu. Bu gelişmenin gazete manşetlerinde ilk okunduğunda yarattığı heyecan, satırlarda ilerledikçe ‘Geçmişe gidilemiyormuş, dönemeyeceğim geleceği ne yapayım’ hayal kırıklıklarına dönüştü. Zamanda geçmişe neden gidilemeyeceğini, geleceğe gidişin nasıl olduğunu Hawking’in kendi tariflerine dayanarak özetlemekte fayda var.
Bilindiği üzere zaman, fizikte tüm varlıkların etrafını sarmalayan dördüncü boyut olarak tanımlanıyor. Zamanın en gizemli özelliği, evrende farklı yerlerde farklı akıyor olması. En somut örnek, uydular ve dünya saatleri arasındaki fark. Çok hassas dijital saatlerle donatılmış tüm uydularda zaman, her gün saniyenin milyarda birinden az bir süre ileri kayıyor. Tüm uydular bu saatleri her gün düzeltecek mekanizmalarla donatılmış. Sebep ise Einstein’ın yıllar önce ispatladığı üzere Dünya’nın kütlesi.

Kütle arttıkça zaman bükülüyor. Bir başka deyişle zaman, gayet somut bir varlık. Saatler ve güneş, sadece onu fark etmemize yarıyor, tıpkı yol şeritleri gibi.
Evren, gerçeklerin kuramlardan daha karmaşık olabildiği bir yer. Örneğin, maddeyi oluşturan atomların birbirlerine değmesi imkânsız. Yani aslında hiçbir şey birbirine değmiyor, dokunduğunuz hiçbir şeye gerçekten dokunmuyorsunuz. Sadece basınç ve çekimler söz konusu. Bu şekilde, her şeyin mikro boyutlarda gözeneklere sahip olduğu fark edilebilir. Zaman da evrenin bütünlüğüne tabi olarak, gözeneklere sahip. Bu gözeneklere fizikte ‘solucan deliği’ adı veriliyor. Atomlardan dahi küçükler. Kimi bilim insanları bu solucan deliklerini kullanarak zaman içinde atlama yapılabileceğini ve yolculuğun gerçekleşebileceğini öne sürüyor.
Hawking’e göre bunun imkânsızlığı paradokslardan kaynaklanıyor. Evrende her şey ileri doğru giden ve kendini imkânsız hale getirmeyecek varoluşa sahip. Sözgelimi, solucan deliğinden geçen bir bilim adamı, geçmişteki kendisiyle karşılaştığında, kendisine ateş eder ve öldürürse, bu durumda gelecekten kim ateş etmiş olacak? Bu ve benzeri paradokslarla geçmişe yolculuğun imkânsızlığı ispatlanabiliyor.

Zaman nasıl akıp gidiyor?

Geleceğe gidiş ise ışık hızı sayesinde mümkün. Evrendeki sabit en yüksek hız, yine Einstein’ın ispatladığı üzere ışık hızı.

Bu hıza tam ulaşmak ise fizik kanunlarına göre mümkün değil. Hawking’e göre ışık hızına yüzde 99.99 yaklaşacak bir uzay gemisinde fizik kanunları devreye girecek ve ışık hızına ulaşmayı mümkünatsız kılmak için zaman yavaşlayacaktır. Küçük plastik topu havada tutan üflemeli oyuncağı hatırlayın. Top aslında yere inmek istediği halde kendisinden daha güçlü bir kuvvet ona karşı koyduğu için havada duruyormuş gibi görünür. Zaman da ışık hızına ilerlemeye çalışan maddeye karşı koyarak yavaşlayacaktır.
Hawking’e göre Dünya’nın etrafında ışık hızıyla dönen uzay gemisinde geçen bir hafta, böylelikle (ışık hızı hesabıyla) dünyada 100 yıla tekabül edecek ve uzay gemisinden inenler dünyayı 100 yıl ileride bulacaklar, bir daha geri dönmemek üzere. Hawking’in savı, çok güçlü bir deneye dayanıyor: CERN Parçaçık Hızlandırıcısı. İncelenenler arasında ‘pi-meson’ adında, saniyenin 25 milyarda biri kadar ömrü olan atomdan küçük parçacıklar bulunuyor. İsviçre’deki Parçacık Hızlandırıcı’da pi-mesonlar ışık hızına yüzde 99.99 oranında ulaştığında ömürlerinin 30 kat uzadığı görüldü. Aslında ömürleri uzamıyor, onların zamanı yavaşlıyordu.
Başka bir şey için zaman, olduğundan farklı davranabiliyorsa, biz neyin zamanında yaşıyoruz? Şimdi ‘Zaman akıp gidiyor’ sözünü bir kez daha düşünmek ister misiniz?
İnsanlık son 30 yılda, yüzlerce yılda kat etmediği kadar yol kat etti. Yıllar önce lafı bile insanları korkuyla sokağa döken uzaylılar, şimdi gündemin olağan parçası durumunda. Zamanda değişiklik ise insan eliyle gerçekleşti bile.
Bütün bu olan biten, yeni bir çağ başlangıcında, inanç sistemlerinin dengesini koruyan saklı bilgilerin alıştırmalı bir ifşası olarak hayal edilebilir mi? Yoksa ömrünün son demlerini yaşayan büyük bir bilim insanının, varlığını adadığı kuramları gelecek kuşaklar için tarihe kazımasına mı şahit oluyoruz? Önümüzdeki onyılları kendi medeniyetimize fazla zeki gelmeden görebilirsek, belki de öğreneceğiz.

  • Share/Bookmark

Her sabah metroyu kullanıyorum işe gelip giderken. Şimdi trenin vagonlarıda değişti daha büyük daha aydınlık ama bir o kadarda rahatsız hale geldi. Sert plastikten yapılan oturma bankları hem hiç ergonomik değil hem de kayganlığı sebebiyle acaip rahatsız. Kısacası oturma yerleri TSE belgeli Türk popo boyutlarına uygun değil. İşin içine henüz trenin karakteristik özelliklerine uyum sağlamayı başaramayıp, frene yerli yersiz dokunan vatmanlarda dahil olunca; zaman zaman kayarak kucakta oturma pozisyonları da yakalanmıyor değil.

Bindiniz trene, sarsıntısız bir şekilde çıktınız yola. Göz kapaklarınız ağırlaştı. Sabah mahmurluğu ile tatlı tatlı rüya bile görmeye başladınız. O sırada bir anons geliyor, yumuşak ve bir o kadarda buğulu bir sesle gelecek istasyon Osmanbey diyor hanımefendi. Hemen peşinden ekliyor sanki dövecekmiş gibi “NEXT STATION OSMANBEY”. İşte o an ayılıyorsunuz. Sanki anladığınız belirtmek için içinizde bir istek beliriyor. Ayağa kalkıp “Evet öörtmenim gelecek istasyon Osman Bey “anladım arz ederim, saygılarımla demek istiyorsunuz. Türkçesini anladım da İngilizcesi ne demek oluyor Allah aşkına. Dünyanın neresinde böyle bir uygulama var?

Fransa’da bir metro istasyonunun İngilizce anons yayınlasalar,  ayaklanma çıkar. Uluslar arası havaalanlarında dahi yapılan anonsun İngilizce olduğunu anlamak bile özel kabiliyet gerektiriyor.

Japonya’da bırakın anonsu ne istasyon isimleri ne çıkış tabelaları bile bir farklı dilde hazırlanmıyor. Yardım ediyorlar, yardımcı oluyorlar başka.

Bu sayede o dili öğrenmeye zorunlu hissediyorsun kendini. Beş senedir Türkiye’de yaşayıp da “Merhaba”, “Nasılsın?”, “ ben İyiyim” diyemeyen İngiliz tanıyorum ben. Bu ne cüret bu ne saygısızlık, ne snob duruştur. Adam bakkala bile gitse yarım yamalak  İngilizce konuşan birini mutlaka buluyor nasıl olsa.

Kendisini dünyanın nimeti kabul ettiği için de diğer dilleri ve kültürleri aşağılayan bir yapıya bürünüyorlar. Sanki herkes onun dilini konuşmak zorundaymış gibi. Siz hiç Vladimir Putin’i İngilizce konuşurken gördünüz mü? Göremezsiniz de, bu onun o dili bilmediği anlamına gelmiyor. Yapılan İngilizce bir espriyi anında anlayıp kahkahayı atıyor ama cevabını Rusça veriyor, artık onlar düşünsünler.

Ben Süleyman Demirel’in Isparta lehçesiyle konuştuğu İngilizce basın toplantısını hiç unutamıyorum mesala.

 Keşke Youtube  o zaman da da olsaydı da. Dünyanın en çok hit alan demeçlerinden birini defalarca izleme şansına sahip olabilseydik. TRT’nin arşivlerinde kimbilir neler var neler. Neyse konuyu dağıtmadan bağlayayım. Beni yerli yersiz yapılan, İngilizce anonslar, işaretler, tabelalar çok rahatsız ediyor. Benim gibi düşünen kaç kişiyiz bilemiyorum ama bunu bir medeniyet ölçüsü olarak algılayan geri zekalılarla mücadele etmeliyiz diye düşünüyorum. Lütfen taviz vermeyin, bilin öğrenin gerektiğinde yardımcı da olun ama bu ülkenin dilinin Türkçe olduğunu her fırsatta yabancılara hissettirin. Ben 20 kişilik toplantıda sadece bir tane Amerikalı var diye o toplantıyı İngilizce yaptığımız hatırlıyorum. İnanın gülme tuttu çünkü, herkesin İngilizce seviyesi eşit değil tabi Mr. Brown, Mrs Brown İngilizcesiyle ilerleyen bir toplantının onuncu dakikasından itibaren kopma noktasına gelebiliyorsunuz.

Tamam anlayan anladı benim ne demek istediğimi

 Sevgiler…

  • Share/Bookmark

Çok iddialı ve agresif bir soru sorduğumun farkındayım. İnsanlık moda tarihi eminim buna benzer pek çok akıma ev sahipliği yapmıştır ve yapacaktır da. Ancak ilk kez bir akım beni inanılmaz düzeyde rahatsız etti. Tamam tamam kabul ediyorum, moda akımları kimi zaman çirkin diye tanımladığımız giysileri bile popülerleştirebiliyor. Öyle ki moda olmasa pek çoğumuzun gardırobunda yer ayırmayı düşünmeyeceği birçok parça ikona dönüşüyor. Lütfen kendi kendinize bir sorun! Şu “ucubik” botları bundan iki sene önce sizin önünüze koysalar. “Ay sen benle dalga geçiyorsun galiba? Bu daha bitmemiş, bitir de getir!” denirdi. Oysa şimdi, hergün binlerce hatun, bayıla bayıla giymek için “duyduğumda dudağımı uçuklatan” fiyatları bu botlara vermek için kuyruk oluşturabiliyor. Hatta bu iştah kabartan pazar çirkinlik abidesi botların taklitlerini de pazara sürmüş durumda.

Ekşi Sözlük’te UGG botları için ‘Kadın denen zarif, asil canlının kendini daha çirkin göstermek için giydiği moda rezaleti’ deniliyor. Bu görüşe kesinlikle katılıyorum ama  katılmayanlar da var tabii. İşin ilginç tarafı ise  UGG’nin yaratıcıları da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, botların adının İngilizce’de çirkin anlamına gelen UGLY’den geldiğini söylüyorlar.

Kullananlara göre UGG’i bu kadar popüler yapan görüntüsü değil rahatlığı…

Her türlü kıyafetin altına giyinen bu botlar düz tabanı, yuvarlak burnunun yanı sıra ayakları yazın serin, kışın sıcak tuttuğu için popüler. Yalana bakın! İçi miflonlu bir bot yazın nasıl serin tutabilir bir ayağı? Maksat popülarite efsanesinin ekmeğine bir kat daha yağ sürmek değil mi bu?. Satın alanlar nasıl olsa yaza kadar sıkılır bunu giymeye, o zamana kadar da elbet bir başka saçmalık icat ederiz!.

Tarihi 1930’lara kadar uzanan UGG botları Avustralyalı balıkçıların ayaklarını ısıtmak için yapılmış…

Botların manyaklık seviyesinde satışı ise, Amerikalı ünlü televizyon programcısı Oprah Winfrey’in UGG’leri promote ederek ‘verilebilecek ve alınabilecek en iyi hediye’ diye parlatmasıyla başlıyor. O programdan sonra Amerika’da bu “ kind of idiot” botları  o kadar popüler oldu ki Cameron Diaz, Kate Moss, Paris Hilton, Jennifer Aniston, Sienna Miller ve Sarah Jessica Parker gibi ünlü isimlerde bu botlardan nasibini aldı. Sonra satışlar, bir nükleer füzyon yakıtı gibi zincirleme reaksiyonla patladı.

Bu botu bayıla bayıla giyen veya almayı düşünen sizlere sesleniyorum! Ne olur kendi kendinize bir sorun. Tamamlanmamış gibi duran ve hiçbir estetik görünümü olmayan bu botları giymeyi gerçekten istiyor musunuz? Yoksa herkesin ayağında gördüğünüz için mi giyiyorsunuz?.Subnominal mesajlar mı alıyorsunuz? “O ses size bunu mutlaka almalısın, o çok güzel, yumuşacık ve sıcacık. Bak senin dışında herkes giyiyor, hadi durma sen de al!” mesajları mı veriyor? Kişiliğinizin silindiğini, “karar verme” mekanizmasında ağırlığınızın kalmadığını hissediyor musunuz? O zaman korkmayın koyun sürüsünün bir parçasısınız, endişelenecek bir şey yok. Zaten o koyunun bir parçasını da ayağınıza giyiyorsunuz!:)

  • Share/Bookmark

İçinde Bihter geçen ikinci başlığım bu benim…

Pazarlama konusunda ABD’nin en az 20 sene gerisinden geliyoruz. Televizyon ya da sinema ikonlarının birer ticari makinaya dönüşebileceğini yeni yeni keşfediyoruz.

Behlül’ün, Bihter’e hediye ettiği kolye her yerde aranıyor. İnsanlar sanki çıldırmış gibi bu kolyeyi soruyorlar. Normal şartlar altında kimsenin dikkatini çekmeyen bir obje, sırf dizinin renkli olduğu kadar karanlık karakteri Bihter tarafından beğenildi diye yeni bir ticaret sahası doğuruyor.

Türk dizilerinin 22 Arap Ülkesinde gösterilmeye başlamasıyla birlikte ise yine yeni keşfetmeye başladığımız bir başka olguyla da karşılaşıyoruz. 

“Cinematographia e l’arma piu forte”, “Sinematografi çok güçlü bir silahtır”

Benito Musolini’nin bu unutulmaz cümlesinin yasıttığı bir gerçek hayatımızı etkiliyor.

Türkiye hayat görüşünü, yaşam tarzını, siyasi duruşunu çektiği ve ihraç ettiği dizileriyle dünyaya duyuruyor. Hayranlık uyandırıyor ya da korkutuyor. Türkiye kesinlikle “bilinçsiz” olmadığını düşündüğüm bir sistemle özellikle Orta Doğu’ya harika mesajlar veriyor.

Son bir senede Türkiye’ye gelen Arap turist sayısı yüzde 50 artırmış.

Bu artışta Filistin-İsrail çatışmasında Türkiye’nin Filistin’den yana aldığı tavrın etkili olduğunu çok rahatlıkla görülüyor. İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni ziyaret eden her turist bunu açıkca dile getiriyor zaten.

Gümüş Dizisi geçen sene 85 milyon’dan fazla Arap tarafından izlenmiş.

‘Asi’, ‘Ihlamurlar Altında’, ‘Kurtlar Vadisi’ en popüler diziler. Yakında yayına başlayacak Aşk-ı Memnu’nun da bir bomba etkisi yaratacağına kesin gözüyle bakılıyor.

Araplar atalarının yaşadığı topraklara şimdi, hayalini kurdukları özgürlüğü koklamak için geliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra hızla modernleşen Türkiye, bugün Arap Yarımadası’na ‘açık bir toplum’ umudu veriyor.

Arap’lar Türk Dizilerinde, onların henüz yapamadığı şekilde duygularını ifade eden, hayat hakkında Arapların konuşamadığı gibi konuşabilen, aynı fiziksel özelliklere, tarihe, geleneklere sahip insanları görüyorlar.

Türkiye’nin güzelliği, Türklerin kendine saygısı, iyimserliği, Arapları daha iyi bir hayatı görmeye zorluyor. Daha derin bir boyutta ise, Türkiye’den modernizm ve tolerans mesajı yayılıyor. Bu kolektif Arap bilincini etkiliyor ve etkilemeye de devam edecek gibi görülüyor…

Milliyet Cadde ekinin editörlerinden Ceren Şehirlioğlu’nun haberine göre Arap Turistler , Gümüş’ün çekildiği yalıdan sonra  ikinci adresleri olarak İstanbul Cevahir Alışveriş Merkezi’ni görüyorlar.

Bu noktada da bir başka “”müthiş pazarlama başarısını görmek mümkün.

Alışveriş Merkezi’nin isabetli öngörüleriyle ve stratejik hamleleri ile AVM’i ziyaret eden turist sayısını arttırdığı rahatlıkla söyleyebiliriz. Arapça yazımında herhangi bir yanlışlık olmasın diye Mısır’da hazırlanan ve en çok konakladıkları mekanlara dağıtılan alışveriş kitapçıkları sadece İstanbul Cevahir AVM’i işaret etti en keyifli ve en renkli alışveriş için…

Turistlerin sadece havaalanlarında karşılaşabileceği ve o ülkede yaptığı alışveriş sırasında fiyata dahil olan vergi oranlarının geri ödendiği Taxfree ofislerinin bu alışveriş merkezinde bulunuyor olması da ayrı stratejik bir hamleydi.

Arap Turistler Tuba Büyüküstün ya da Songül Öden’in tarzını kopyalamak için akın akın şık mağazaları doldurdular. Önümüzdeki yıllarda Bihter’in kolyesini aramaya gelen çok Arap turist olacak bundan emin olabilirsiniz.

  • Share/Bookmark

REMBRANT5

Son dönemde reklamlardan çok rahatsızım.

Neden bu kadar çirkinleştiler? Neden bu kadar agresif ve rahatsız ediciler?

Agresif reklam fikriyle bizleri ilk buluşturan REGAL olmuştu. Hani bir sorgu polisi gibi sorular soran ajan kılıklı kahramanımız, yanlış cevap veren müşteriye öyle bir tokat akşediyordu ki, görmeseniz bile sesi sizi rahatsız ediyordu. Ama hoşunuza da gidiyordu. Aslında yapmak istediğiniz ama yapamadığınız şeyleri de simgeliyordu o tokat. Sonra yasaklandı. Üzüldüm.

Şimdi üzülmeye devam ediyorum çünkü o tokattan çok daha ağırı her gün suratımıza iniyor ama farkında değiliz. Aksine örneğini oluşturan ilk reklamdaki gibi suçlu da değiliz. Sadece insan olduğumuz için rahatsızız.

Hayal için biriktirmek deniyor reklamlarda. “Hayaliniz için bir şeyler yapıyor musunuz?” diye soruyor dış ses her gün…

Aklı başında mantıklı insanlar böyle davranır, hayalleri için bir yerlere birtakım paralar koyarlar harcamazlar diyorlar…

rembrant

Böylece “söz konusu insanlar”  günün birinde, aynı reklamda da görülen bir otelin,  sıkıntılı lobisinde, aynı kendileri gibi düşünen sıkıcı insanlarla  seyahat etsinler diye yapıyorlar bunu.

Hiçbiri kendi dilinde konuşmayan otel hizmetlileri onlara karşılığını peşinen aldıkları gülümsemeleri versinler diye.

Peki ya onlardan olamayacaksan… Ya zaten yapayalnızsan, tek başına hiç kimsesiz, ailesiz, ıssız?

Neredeyse yalnızlıktan ağlamak üzere olan? O zaman neyin hayalini kuracaksın o yaşlar için? İhtiyarlığı nasıl olur gençliği kimselere benzemeyen insanların? Ya kenara üç beş koyamıyorsam ne olacak benim sonum? Aynı reklamda gördüğüm gibi mi olacak? Hayatım o kadının elindeki bir balon gibi patlayıp gidecek mi? Hayat böyle mi? Yahu hayat, gerçekten bu kadar basit denklemlerle açıklanabilir mi?

Yaşadıklarımız, her birimiz için binlerce bilinmeyenli çok değişkenli denklemler değil mi? 

Bir korku imparatorluğunda yaşayan bireylere dönüşmedik mi? Domuz giribinden korkuyoruz, Kredi kartının borcunu ödeyememekten, işsiz kalmaktan, başarılı olamamaktan,  yaşlanmaktan, geç kalmaktan, erken varmaktan, gülmekten, ağlamaktan, karanlıktan, aydınlıktan, gök gürültüsünden, gülümseyen insanlardan. Aklınıza gelen veya gelmeyen pek çok şeyden korkuyoruz. Şimdi bir de emekli olup o seyahatlere gidememekten korkuyoruz.
‘Yerçekimsiz’ yüzüyoruz zamanda, tek başına.

Hayal ediyoruz. Ötesi için bir takım geziler, boş zamanlar kuruyoruz kafamızda. Şuraya gideceğimizi, bir gün mutlaka o ülkeyi göreceğimizi, şöyle bir hayat kompozisyonu içinde bulunacağımızı. Ama hiçbirimiz hayal etmiyoruz o kompozisyon içinde ne hissedeceğimizi. İhtiyarlamış kalbini planlamıyor insan, tuhaf bir biçimde o kalbin bir gün daha uysal, daha uyumlu olacağını zannederek mi acaba? Zaman insanı ne güzel törpülüyor. Nerelerden nerelere ulaşıyoruz. Aldığımız her nefeste bir mesaj var aslında.

Şimdi Ramiz var hayatımızda bir de yeğen…

Hızla geçip gidiyor günler…

Neler olacak ben bilemem, sen bilemezsin o bilemez. AVIVASA mı bilir?

 Tamam mı yeğen?

  • Share/Bookmark

1

Playboy  magazinin sayfalarından kimler geçmedi ki, Jayne Mansfield, Ursula Andress, Kim Basinger, Farah Fawcett, Drew Barrymore, Denise Richards, Katarina Witt bu isimlerden sadece birkaçı.
Tabii bu 46 yıllık süreçte başarılı her yayının başına gelen, Playboy’un da başına geldi. Önce taklitleri çıktı. Sonra da cinselliğin dozunu sayfalarında artıran taklitlerinin taklitleri…

Yine de uzun süre Playboy, sayfalarına dünyanın en popüler, en güzel, en ünlü kadınlarını taşıyabilmesiyle ünlenen tek dergi olarak kaldı.
Yayının takipçileri, yıllar boyunca merakla hangi ünlü kadınların Playboy kapağını onurlandıracağını beklediler. Playboy-soyunan ünlü ilişkisi uzun süre dünya basınında geniş yer buldu.

Playboy’un kimlere teklif götürdüğü, teklif miktarları, kimin reddettiği, kimin kabul ettiği, hepsi gazete sayfalarına haber olarak düşen ve derginin güncel kalmasına yardım eden konular oldular.
Ünlülerin kapağı süslediği sayılar Playboy için daha fazla tiraj, daha fazla satış; koleksiyonerler için ise mutlaka alınıp saklanması gereken değerli birer dergi anlamına geliyordu.

Playboy böylece, biraz da ünlü kadınların ‘en doğal hallerini’ okuyucularıyla paylaşarak erkek dergileri arasındaki özel yerini korumayı başarmıştı.

Diğerlerinin ne yaptığı önemli değildi; kuruluşundan onlarca yıl sonra bile Playboy, hâlâ dünyanın gündemindeki kadınların soyunmayı kabul edecekleri kadar prestijli buldukları bir dergiydi ve bu da rekabette her şey demekti.

Playboy’un hazırlıksız yakalandığı bir dönem başlıyor…

1990’lar sonrasında Playboy, ‘ünlüleri soyan’ tek dergi unvanını yavaş yavaş yitirmeye başladı. Çıplaklık, şöhret ve modanın iç içe geçtiği bu dönemde, her ay birkaç ünlüyü dünyanın önde gelen moda ve yaşam tarzı dergilerinde tüm çıplaklıklarıyla görmek mümkün hale geldi. Ünlüler, modacılar için, yeni çıkan filmlerine katkı olsun diye, hatta hayvan haklarına destek vermek adına farklı farklı dergilere soyunmaya başladılar. Üstelik bu konudaki rekabet artık sadece Amerika’dan gelmiyordu. İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman dergileri de ünlü kadınları sayfalarına taşımak ve sansasyonel sayılar çıkarmak için birbirleriyle yarış eder hale geldiler. Playboy, hiç beklemediği bir şekilde artık dünya starlarının poz vermek isteyecekleri tek dergi olmaktan çıkıverdi. Üstelik bu süreçte Playboy, ‘prestij’ algısı avantajını da, daha önce tahmin edemeyeceği, farklı kulvardaki dergilere karşı kaybetmiş oldu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi aynı dönemde internet hayatımıza giriverdi. Kişisel bilgisayarların inanılmaz şekilde arttığı bir dünyada, dergi tirajlarının olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz oldu. Bu yeni dönemde Playboy, lokomotifi olan dergi dışında farklı yollardan para kazanma uğraşına girişti. Televizyon ve internete yatırım yaptı. Hatta kendi giyim koleksiyonunu yarattı.
2000’li yıllarda ise Playboy dergi olarak dünyadaki eski güncelliğini ve popülaritesini ciddi şekilde yitirmeye başladı. Artık gündemde, derginin kendisinden çok, 83 yaşındaki kurucusu Hugh Hefner’ın aynı evi (Aslında malikâneyi demek daha doğru olacak sanırım) paylaştığı üç kız arkadaşıyla ilişkisini konu alan TV programı vardı. Her gün Digiturk’ün “E” kanalında izleyicileri ile buluşan bu program ilk yola çıkılan yoldan çok uzaklaştı. Dergi yeni milenyumda tam anlamıyla statü kaybına uğradı ve ikinci planda kaldı. Ne eskisi gibi gezegende en arzu duyulan kadınlara yer verebiliyorlardı, ne de 90’larda başardıkları gibi kendi güzelleri arasından Pamela Anderson ve Anna Nicole Smith gibi global şöhret yakalayan seksi yıldızlar çıkarabiliyorlardı.
Yine bu dönemde, Playboy dergisinin bir estetik cerrahi kataloğuna dönüştüğü eleştirileri de yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Derginin fena halde, tekrar sansasyon yaratacak, dünya basınına haber olacak, gazetelere şu an okumakta olduğunuz makale gibi yazılar yazdıracak bir şeyler yapmasına ihtiyacı vardı ve bence müthiş bir fikirle bunu başardılar.

Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark

 

ÜNSAL OSKAY’I ÇINAR OSKAY ANLATIYOR!….

Teoriyi tahrik edici hale getiren bir entelektüel, popüler kültürü şahsına özgü maşasıyla deşen bir akademisyen… Frankfurt Okulu deyince akla onun ismi gelirdi; bizzat bir okuldu. Geçen hafta kaybettiğimiz Ünsal Oskay’ı, onun başka türlü tedrisatından geçmiş oğlu yazdı
Babamla maceram doğumumla, beni mosmor gördüğü o ilk anda “Ege güzeli! Latince öğreteceğim! Adını Hefaistos koyacağım” demesiyle başlamış. Anneannemlerin yüreğine inmesiyle bu fikirden vazgeçmek zorunda kalmış. Ama dayılarım beni bir süre “Hefoş Hefoş” diye çağırmış. Babamla rengârenk bir çocukluk ve hayat yaşadım. Onu çok sevdim. Hayatım boyunca bir saplantı gibi onu kaybetmekten korktum. Ve geçen hafta bugün onu kaybettim.
Benim kendisi gibi akademisyen olmamı istedi. Ben olmadım. Hayatı hep kavgayla geçti. Çalışma masasındaki lambasının salona yaydığı ışık, duvarda gölgeler oluştururdu. Hâlâ gözümün önündeler. Bitip tükenmek bilmeyen çevirileri, yazıları yazarken, daktilosu evdeki tüm sesleri bastırırdı. Çıt çıkmazdı. C. Wright Mills’i, Frankurt Okulu’nu Türkçe’ye çeviriyordu. Öfkeliydi. Yaptıklarını neden bir kavga gibi gördüğünü anlamazdım. Ben daha rahat bir hayatı seçtim. Ona yakın durarak kendimi onun ışığının bir parçasıymış gibi hissettim. Gideceği günü düşünmemiştim.

Read the rest of this entry »

  • Share/Bookmark
Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes